01 Şubat 2026 Pazar
En fazla kızaran takım Antalyaspor! Tam 5 futbolcu....
Mülk Sahipleri Dikkat!: Kira Beyannamesinde Son Günler
Hatay’da Asi Nehri’ne düşen genç için arama başlatıldı
Balıkesir’deki 6.1’lik deprem Eskişehir’de de hissedildi: Vatandaşlar panikle sokağa çıktı
Pazardan aldığı 2 kilo mandalinanın yarısı çürük çıktı
Suikastla Öldürülen Tek Başbakan: Nihat Erim
Türkiye’de bazı isimler vardır; yalnızca yaptıklarıyla değil, başlarına gelenlerle de tarihe kazınır. Nihat Erim onlardan biri oldu. Bir hukuk profesörüydü, bir fikir adamıydı ve bir siyasetçiydi. Ama onu bugün ayırt eden şey, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde suikastla öldürülen tek başbakan olması oldu. 19 Temmuz 1980 günü, Maltepe Dragos’ta, bir deniz kulübünün önünde vuruldu. Ardında yalnızca bir hayat değil, yarım kalmış bir siyasal hikâye de kaldı.
O hikâye, aslında Türkiye’nin 1940’lardan 1980’e uzanan sancılı yolculuğunun bir özeti gibi.
1912’de Kandıra’da doğdu Nihat Erim. Galatasaray Lisesi’ni bitirdi, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu, Paris’te doktora yaptı. Genç yaşta Ankara Üniversitesi’nde profesör oldu. Hukukçu kimliğiyle devletin merkezine girdi. Dışişleri’nde görev aldı, San Francisco Konferansı’nda Türkiye’yi temsil eden heyetteydi. Bu yıllarda İsmet İnönü ile tanıştı. Bu tanışıklık, onu siyasetin içine çekti.

1945’te Meclis’e girdi, kısa süre sonra CHP’ye katıldı. Ulus gazetesinde başyazarlık yaptı. Yazıları sertti. 1946’da, muhalefetin boykot ettiği yerel seçimler üzerine “Hürriyet ilahının üzerine bir şal örtmek gerekebilir” diyebilecek kadar otoriteyi meşru gören bir zihniyeti açıkça savundu. Nihat Erim, demokrasiyle barışık ama düzeni her şeyin önünde tutan bir devlet adamıydı.
1948’de bakan oldu, ardından başbakan yardımcılığına yükseldi. 1950’ye gelindiğinde Türkiye çok partili hayata geçmişti. İşte tam o dönemde Kocaeli Halkevi’nde yaptığı konuşmada bir cümle kurdu: “Yakın gelecekte Türkiye küçük bir Amerika haline gelecektir.”
Bugün bu söz çoğu zaman Adnan Menderes’e atfedilir. Oysa cümleyi ilk kuran Nihat Erim’di. O yıllarda bu ifade, bağımlılığı değil, refahı ve kalkınmayı çağrıştırıyordu. CHP’de de, Demokrat Parti’de de Amerika’ya karşı derin bir kuşku yoktu. “Küçük Amerika”, güçlü bir devlet hayaliydi.
Demokrat Parti iktidara geldikten sonra Erim muhalif bir yazar oldu. NATO üyeliğini destekledi, DP’yi eleştirdi, sonra bir süre yumuşadı. Menderes’in isteğiyle Kıbrıs Anayasası’nın hazırlanmasında görev aldı. İnönü ile Menderes arasında köprü kurmaya çalıştı. Bu tutumu CHP içinde sert tepkilere yol açtı. Partiden ihracı bile istendi. Menderes, onu Demokrat Parti’ye davet etti. Erim kabul etmedi. CHP’de kaldı.
1957 seçimlerinde Meclis dışı kaldı. Demokrat Parti’yi hile yapmakla suçladı. 27 Mayıs sonrasında ise darbe için “Başka çare kalmamıştı” dedi. Menderes’in idam edilmesine üzüldü ama gidişatı kaçınılmaz gördü. Bu tavır, onun karakterini ele veriyordu: Duygusal değil, devlet merkezliydi.

1960’ların başında yine CHP’deydi. Ancak İnönü ile arası açıldı. İnönü, Kıbrıs meselesinde Menderes’le çalıştığı için Erim’e kızgındı. Kurucu Meclis’e girmesini engelledi. Buna rağmen Erim, askeri yönetimle temas kurdu. Yassıada’da idamlara karşı olduğunu Cemal Gürsel’e iletti.
Tam bu dönemde, Nihat Erim kendisini ideolojik olarak da tanımladı. 1962’de Yön dergisine verdiği röportajda şöyle dedi: “Ferdin kazanç hırsına inanıyorum. Ama sosyal adalet için tedbir alınması gerektiğine de inanıyorum. Ben ortanın solundayım.”
CHP’de “Ortanın Solu” tartışması daha resmen başlamadan, kendisini bu hatta yerleştirdi. Ancak bu çizgiyi Bülent Ecevit’in temsil etmeye başlamasıyla işler değişti. Ecevit’in Atatürk devrimlerini “üst yapı devrimleri” olarak tanımlaması, Erim’i öfkelendirdi. “Ne hakla yapıyor bunu” diyecek kadar sertleşti. Ecevit’in liderliğini benimsediği yeni sol söylem, Erim’e göre Atatürk’ü küçümsüyordu.
12 Mart 1971’de ordu muhtıra verdi. Demirel istifa etti. Komuta kademesi yeni başbakan aradı. Gözler Nihat Erim’e çevrildi. Askerler, onun partiler üstü bir isim olarak hükümeti kurmasını istedi. İnönü de buna onay verdi. Erim, CHP’den istifa ederek başbakan oldu.
Bu an, onun hayatındaki en kritik kırılmaydı.
Bülent Ecevit, bu hükümetin aslında “Ortanın Solu”na karşı kurulduğunu söyleyerek CHP Genel Sekreterliği’nden istifa etti. Böylece Erim, hem sağdan hem soldan kuşku ile bakılan bir figüre dönüştü.
Başbakan olduktan sonra Erim, Batı’ya güven veren açıklamalar yaptı. Amerika ve NATO ile iyi ilişkiler vurgusu yaptı. İçeride ise sert bir dönem başladı. Sol örgütlere yönelik operasyonlar hızlandı. Deniz Gezmiş ve arkadaşları yakalandı. İdam kararları çıktı.
İsmet İnönü idamlara karşı çıktı. Erim, askeri baskı altındaydı. İtirazını açık bir isyanla değil, temkinli ifadelerle dile getirdi. Sonuç değişmedi. İdamlar onun döneminde gerçekleşti. Bu yük, hayatı boyunca omzunda kaldı.
Mahir Çayan ve arkadaşlarının eylemleri de bu döneme damga vurdu. Elrom suikastı, Maltepe Cezaevi firarı, Kızıldere baskını… Erim, “Devleti bu maceracılara kurban etmeyeceğiz” dedi. Kızıldere’de hem rehineler hem de örgüt mensupları öldü.
Bir süre sonra Erim, siyasi desteğini kaybettiğini düşünerek istifa etti. Senatör olarak görev yaptı. 1979’da evine bomba atıldı, kurtuldu. Bir yıl sonra, 19 Temmuz 1980’de vuruldu.
Olay yerinde bırakılan bildiride “Devrimcilerin katlini protesto için cezalandırdık” yazıyordu.
Nihat Erim’in cenazesinde Demirel de vardı, Ecevit de. Aynı fotoğraf karesinde, birbirine rakip iki lider, suikastla ölen bir başbakanın ardından yan yana durdu.
Erim, ne tam bir solcuydu ne de sağcı. Ne darbeciydi ne de sivil siyasetin saf savunucusu. O, devleti merkeze alan bir kuşağın temsilcisiydi. Düzeni, özgürlükten önceleyen bir aklı taşıdı. Türkiye’nin kırılma anlarında hep “ara formül” oldu. Belki de bu yüzden hiçbir yere tam ait olamadı.
Ve belki de bu yüzden, Türkiye’nin en yalnız ölümlerinden birini yaşadı.