03 Mart 2026 Salı
En fazla kızaran takım Antalyaspor! Tam 5 futbolcu....
Mülk Sahipleri Dikkat!: Kira Beyannamesinde Son Günler
Keçiören Belediye Başkanı Özarslan’dan CHP’ye istifa kararı
Balıkesir’deki 6.1’lik deprem Eskişehir’de de hissedildi: Vatandaşlar panikle sokağa çıktı
Sandıklı Merkez Camii’nde İlk Bayram Namazına Yoğun Katılım
Batı'daki Gizli Epstein Skandalları
Jeffrey Epstein dosyası kapandı denildi. Ama kapanmadı. Sadece merkezindeki isim öldü. Dosya ise büyüyerek başka kurumlara, başka ülkelere ve başka unvanlara uzandı.
Son olarak İngiltere’de eski Prens Andrew’un gözaltına alınıp sorgulanması, ardından serbest bırakılması bu tartışmayı yeniden alevlendirdi. Süreç devam ediyor. Hukuki hüküm yok. Ama sembolik etki büyük. Çünkü 379 yıl önce, 30 Ocak 1649’da İngiltere Kralı I. Charles vatana ihanet suçlamasıyla yargılanıp idam edilmişti. Bir kralın başının kesildiği o gün, mutlak gücün kutsallığına en sert darbelerden biri vurulmuştu. Bugün bir prensin soruşturma dosyasında yer alması elbette aynı şey değil. Ama İngiliz tarihindeki o kırılma, “güç dokunulmaz değildir” fikrini hafızada canlı tutuyor.
Epstein dosyasını anlamak için, Batı’da benzer biçimde patlayan ve kurumsal refleksleri açığa çıkaran diğer büyük skandallara yakından bakmak gerekiyor.
Jimmy Savile, 1960’lardan 2000’lere kadar İngiltere’nin en tanınmış televizyon yüzlerinden biriydi. BBC’de “Top of the Pops” ve “Jim’ll Fix It” gibi programlarla milyonlara ulaştı. “Sir” unvanı aldı. Hayır işlerine yaptığı bağışlarla “ulusal hazine” olarak anıldı.
Savile’in gücü sadece şöhret değildi. Hastanelerde, özellikle Stoke Mandeville Hastanesi’nde, resmi görevi olmamasına rağmen geniş bir hareket alanına sahipti. Bağış topluyor, hastane yönetimlerine doğrudan erişebiliyor, hatta bazı alanlarda fiili otorite kurabiliyordu. Yüksek güvenlikli psikiyatri kurumu Broadmoor’da dahi serbestçe dolaşabildiği ortaya çıktı.
2011’de ölümünden sonra patlayan soruşturmalar, yüzlerce mağdurun ortaya çıkmasına yol açtı. Kurbanların yaşı 5’e kadar iniyordu. Savile’in 1950’lerden itibaren yaklaşık 60 yıl boyunca istismar eylemlerinde bulunduğu iddia edildi. Polis raporları ve NHS iç soruşturmaları, en az 13 hastanede erişim yetkisine sahip olduğunu gösterdi.
BBC içinde Savile’e dair söylentilerin yıllarca dolaştığı, ancak program ve marka değeri nedeniyle üst yönetim tarafından ciddi biçimde ele alınmadığı ortaya çıktı. 2012’de başlatılan bağımsız incelemeler, kurumsal ihmali kabul etti. Savile dosyası İngiliz kamuoyunda sadece bir suç skandalı değil, BBC ve NHS gibi köklü kurumların denetim zafiyeti olarak görüldü.
ABD’de Larry Nassar dosyası spor dünyasını sarstı. Michigan Eyalet Üniversitesi’nde ve ABD Jimnastik Federasyonu’nda görev yapan Nassar, yüzlerce genç sporcuya “tıbbi tedavi” adı altında cinsel istismarda bulunmakla suçlandı.
Nassar’ın yöntemi tıbbi terminolojiye dayanıyordu. “Pelvik terapi” gibi ifadelerle ailelerin ve sporcuların güvenini kazanıyor, tedavinin zor ama gerekli olduğunu söylüyordu. İddialar 1990’lardan itibaren zaman zaman dile getirilmişti. Ancak üniversite içi incelemeler ve federasyon mekanizmaları dosyayı kapatmıştı.
2015’te ABD Jimnastik Federasyonu yetkilileri FBI’a başvurdu. Ancak FBI’ın ilk bildirim ile resmi soruşturma başlatması arasında aylar geçti. Daha sonra yapılan incelemelerde FBI’ın bazı beyanları eksik kayda aldığı ve süreci geciktirdiği ortaya çıktı. Bu gecikme sırasında en az 40 yeni mağdurun oluştuğu ifade edildi.
Toplam mağdur sayısı 265 ile 500 arasında verildi. 2018’de Nassar mahkeme önünde yüzlerce mağdurun ifadelerini dinlemek zorunda kaldı ve yüzlerce yıl hapis cezası aldı. Michigan Eyalet Üniversitesi 500 milyon dolar, Adalet Bakanlığı ise FBI ihmali nedeniyle 138,7 milyon dolar tazminat ödemeyi kabul etti.
Bu dosya, Amerikan spor sisteminde başarı baskısı, kurumsal itibar kaygısı ve bürokratik gecikmenin nasıl birleştiğini gösterdi.
2002 yılında Boston Globe gazetesinin Spotlight ekibi, Boston Başpiskoposluğu’nda çocuk istismarı vakalarını araştırdı. Gazeteciler kilisenin yıllık rehberlerini tarayarak, “sick leave” (hastalık izni) veya “atanmamış” gibi ifadelerin arkasında sistematik bir kaydırma mekanizması olduğunu fark etti.
İstismarla suçlanan rahipler cezalandırılmak veya polise bildirilmek yerine farklı cemaatlere gönderiliyordu. Kurban aileler çoğu zaman gizlilik anlaşmalarıyla susturulmuştu.
John Geoghan isimli rahibin altı farklı cemaatte görev yaptığı ve onlarca çocuğu istismar ettiği ortaya çıktı. Kardinal Bernard Law’un, hakkında psikiyatrik raporlar bulunan rahipleri görevden almak yerine yer değiştirdiği belgelendi.
Skandal sadece Boston’la sınırlı kalmadı. ABD genelinde yüzlerce rahip hakkında soruşturma açıldı. Boston Başpiskoposluğu 85 milyon dolar tazminat ödemek zorunda kaldı. Kardinal Law istifa etti ve Roma’ya geçti.
Bu dosya, dini otorite ve hiyerarşinin adli süreçlerin önüne geçebildiğini gösterdi.
Jeffrey Epstein dosyası, bu üç örneğin bazı özelliklerini bir araya getirdi. Finans dünyasındaki konumu sayesinde siyasetçilerle, akademisyenlerle ve iş insanlarıyla ilişkiler kurdu. Harvard ve MIT gibi prestijli kurumlarla bağış ve danışmanlık ilişkileri yürüttü.
2008’de Florida’da yapılan tartışmalı savcılık anlaşması, Epstein’in yalnızca 13 ay hapis yatmasıyla sonuçlandı. Bu anlaşmanın mağdurlardan gizlenmesi ve geniş kapsamlı dokunulmazlık sağlaması yıllar sonra sert eleştirildi.
2019’da yeniden tutuklandığında dosya küresel ölçekte patladı. Epstein hapishanede ölü bulundu. Ölüm şekli “intihar” olarak açıklandı ancak kamuoyunda şüpheler bitmedi.
Prens Andrew’un adı, Virginia Giuffre’nin açtığı sivil dava kapsamında geçti. 2022’de yapılan uzlaşma ile dava kapandı. Ancak kamuoyu tartışması devam etti. 2026’daki gözaltı süreci, dosyanın hâlâ kapanmadığını gösterdi.
Bu noktada 379 yıl öncesine dönmek önemli. 1649’da I. Charles’ın idamı, İngiliz siyasal tarihinde mutlak monarşiye indirilen en sert darbeydi. Parlamento, kralı yargıladı ve infaz kararı verdi. Monarşi bir süreliğine kaldırıldı.
Bugün İngiltere’de monarşi sürüyor. Ama o tarihsel hafıza, güç sahiplerinin hukukun dışında olmadığı fikrini canlı tutuyor. Andrew vakası da bu bağlamda okundu.
Bu dosyaların her biri kendi bağlamında farklı. Savile medya ve sağlık sistemi içindeydi. Nassar spor ve üniversite yapısında. Kilise dini otorite içinde. Epstein finans ve elit ağları içinde.
Ama hepsinde ortak olan şey, gücün sağladığı erişim ve kurumların ilk refleksinin genellikle koruma yönünde olmasıydı.
Nihayetinde karşımıza çıkan gerçek şu: Batı’daki bu büyük skandallar yalnızca bireysel suç dosyaları değil; kurumsal mekanizmaların stres testleri. Güç, kriz anında sınanıyor. 379 yıl önce bir kralın başı kesilmişti. Bugün ise soruşturma dosyaları ve medya baskısı, gücün sınırlarını zorluyor.
Türkiye Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Locası’nın eski Büyük Üstadı Prof. Dr. Remzi Sanver kısa bir süre önce gözaltına alınıp tutuklandı. Suçlamalar ağır. Suç örgütü kurmak, dolandırıcılık, kara para aklama. Remzi Sanver, Cumhuriyet tarihinde tutuklanıp cezaevine gönderilen üçüncü mason büyük üstadı oldu.
İlk iki üstadın hikayesi de çok ilginç. Biri yargılanıp idam edildi, diğeri 27 Mayıs darbesinden sonra tutuklanıp Yassıada’ya gönderildi. Kariyerlerinin zirvesini de gördüler, hapishanenin soğuk duvarlarını da. Üç adam, yüz yıl, tek ortak nokta. Devletin zirvesinde olmak, bir ezoterik cemiyetin lideri olmak ve bir gün hapishaneyle tanışmak.
Kimdi bu mason üstadları? Hangi görevlerde bulundular, neden hapse atıldılar, akıbetleri ne oldu? Bu hikayeyi anlatacağım bu programda, başından sonuna. Belgelerle, tanıklıklarla, tarihsel kayıtlarla. Ayrıca bunların dışında masonlarda büyük krize neden olan iki olayı aktaracağım.
Beğeni, yorum, abonelik, bildirim zilini açmanız ve Rubicon Tarih’e abone olmanız hatırlatmamı yapayım, programa geçelim.
Hapse atılıp yargılanan ilk mason üstadı ile başlayacağım ama, kısa süre önce tutuklanan Remzi Sanver’in Habetürk Televizyonu’nda Fatih Altaylı’nın Teke Tek adlı programında yaptığı açıklamalara kısaca değinmek istiyorum. Sanver, Altaylı’nın Atatürk’ün mason localarını neden kapattığına dair sorusunu cevapladı programda.
Sanver açıklamalarının devamında, masonluğun Türkiye’de kapatılmadığını, fakat bu gelen bilgi üzerine kendi kendisini kapattığını savunuyor.
Hatta o zamanın mason yöneticilerinin bir açıklama yaptığını ve “Bizim umdelerimiz ifadesini Cumhuriyet Halk Partisi’nde bulduğundan biz kendimizi kapatıyoruz” dediklerini belirtiyor. İkinci Dünya Savaşı bittikten sonra çalışmalarına tekrar başladıklarını ve mallarını geri aldıklarını kaydediyor. Ve şunları ekliyor Sanver: “Ama bunu Atatürk’ün bir masonluğa karşıtlığı olarak görmek mümkün değildir. Aslında mesela 1930’da dünyadaki muhtelif masonların bir toplantısı İstanbul’da yapıldığında bu toplantı Atatürk’e saygılarını sunuyor. Atatürk başarı dileklerini gönderiyor. Yani Atatürk’ün bir mason karşıtlığının olmuş olması halinde zaten bu süreç 1935’e kadar da sürmezdi.”
Sanver’in Atatürk’ün mason karşıtı olmadığını savunurken kullandığı argümanlar bu şekilde. Habertürk’te katıldığı programın bu kesitinin linkini açıklama kısmında vereceğim, ona da bakabilirsiniz.
Sanver’in 1930’da İstanbul’da yapıldığını ifade ettiği dünya masonlarının toplantısından sadece 4 yıl önce yaşanan çok ilginç bir olay var. Yer Ankara. İstiklal Mahkemesi. Sanık kürsüsünde, Osmanlı Maşrık-ı Azamı’nın yani Büyük Mason Locası’nın eski Büyük Üstadı ve eski Maliye Bakanı olan Cavid Bey var. Atatürk’e suikast davasının sanıklarından biri de Cavid Bey’di.
Peki kimdi Cavid Bey? Biyografisine bir bakalım. Selanik 1875 yılında çok farklı bir şehirdi bugünkünden. Osmanlı İmparatorluğu’nun en kozmopolit limanlarından biriydi. Yahudiler, Rumlar, Türkler, Ermeniler, hepsi bir arada yaşıyordu. İşte bu şehirde dünyaya geldi Mehmed Cavid Bey. Babası Receb Naim Efendi bir tüccardı. Aile Dönme kökenli, yani Yahudi asıllı ama Müslüman olmuş Sabetaycı bir cemaattendi. Bu detay ileride çok önemli olacaktı. On yaşındayken babasını kaybetti Cavid. Çok erken bir yaşta yetim kaldı. Selanik’te eğitim aldı önce. Sonra İstanbul’a gitti. Mekteb-i Mülkiye’ye girdi. Bu okul Osmanlı’nın en seçkin bürokratlarını yetiştiriyordu.
Liberal ekonominin tutkulu bir savunucusu oldu mezuniyetinden sonra. Devlet müdahalesini minimum seviyede istiyordu ekonomide. Serbest piyasaya inanıyordu. Türk iş adamlarının gelişmesi gerektiğini düşünüyordu. Ülkenin Batı’yla entegre olması gerektiğini savunuyordu. Kapitülasyonları kaldırmak için mücadele verdi yıllarca. Kapitülasyonlar neydi? Yabancı ülkelere verilen ekonomik ayrıcalıklardı. Osmanlı topraklarında Avrupalı tüccarlar vergi ödemiyordu mesela. Ulusal çıkarları önemsiyordu Cavid ama yöntemi liberalizmdi. Batı rasyonalizmi ve modernizmle harmanladı bu ulusalcılığı.
Peki ya siyasi kariyeri? İttihat ve Terakki döneminde Maliye Nazırı oldu. Yani bugünkü Maliye Bakanı. Osmanlı İmparatorluğu’nun son nefeslerinde çökmekte olan bir ekonomiyi yönetmek zorundaydı. Kolay değildi bu. Birinci Dünya Savaşı yıllarında bu görevi sürdürdü. Ülkenin bütçesini yönetti. Borçlarını yönetti. Vergi sistemini düzenledi. Zor yıllardı. Para yoktu. Savaş vardı. Ölüm vardı her yerde. İmparatorluk yıkılırken Cavid Bey maliyeyi yönetiyordu.
Ama bir şey daha vardı hayatında. Gizli bir şey. Bir sabah işe giderken, bir akşam evine dönerken, kimsenin bilmediği bir dünyası vardı Cavid Bey’in. Masonlukla tanıştı genç yaşlarında. İspanyol Obediyansına bağlı Perseverancia Locası’nda tekris oldu. Tekris olmak ne demek? Mason olmanın ilk adımı. Bir başlangıç. Onsekizinci yüzyılda Osmanlı topraklarına girmişti Masonluk. Entelektüel elitlerin ilgi alanıydı. Kendini evrensel kardeşlik olarak tanımlıyordu. Akıl, bilim, hoşgörü prensiplerini savunuyordu. Ama kapalı bir yapıydı. Ritüelleri vardı. Sembolleri vardı. Dereceleri vardı.
Kim üye kim değil, locada ne konuşuluyor, bunlar dışarıya kapalıydı hep. İşte bu kapalılık Masonluğun “gizli güç” olarak algılanmasına neden olmuştu yüzyıllardır. Cavid Bey hızla yükseldi bu yapı içinde. Yeteneği ve entelektüel birikimi onu öne çıkardı. Haziran 1916’da kritik bir hadise oldu. Dönemin Büyük Üstadı Faik Süleyman Paşa Kafkas Cephesi’nde şehit düştü. Yerine kim seçildi? Cavid Bey. Büyük Üstatlık makamına yükseldi böylece. Bu makam ne anlama geliyordu? Sadece sembolik bir liderlik değildi. Loca içinde yargı yetkisini denetleyen, disiplini sağlayan, kuralları koruyan en yüksek otoriteydi. Türkiye Masonluğunun zirvesiydi.
1918’e kadar sürdürdü bu görevi. Yani Birinci Dünya Savaşı’nın en kritik yıllarında iki rolü vardı aynı anda. Bir yanda Osmanlı İmparatorluğu’nun maliyesini yönetiyordu. Savaş bütçeleri yapıyordu. Borç ödemeleriyle uğraşıyordu. Diğer yanda Türk Masonluğunun zirvesinde oturuyordu. Locanın en yüksek yetkilisiydi. Uluslararası ağlarla bağlantısı vardı. İki dünya tek bir insanda kesişiyordu. Bunu düşünün bir. Gündüzleri devletin parasını yöneten adam, geceleri gizli bir cemiyetin ritüellerini yönetiyordu.
Savaş bitti sonunda. İmparatorluk yıkıldı. Anadolu’da yeni bir devlet doğuyordu. Peki Cavid Bey ne yaptı? Köşesine mi çekildi? Geçmişte mi kaldı? Hayır. Tam tersine aktif kalmayı seçti. 1921 yılında Londra Konferansı toplandı. Sevr Antlaşması’nın değiştirilmesini görüşmek için. Ankara hükümeti bir heyet gönderdi oraya. Cavid Bey de bu heyette yer aldı. Neden onu aldılar? Çünkü ekonomi ve maliye konularında Türkiye’nin en deneyimli ismiydi. Uluslararası finans çevrelerini tanıyordu. Diplomasi biliyordu. İngilizce konuşuyordu. Avrupalı bankerleri tanıyordu.
Konferans 1922’de sonuçsuz bitti. Lausanne’da devam edecekti görüşmeler. Cavid Bey Türkiye’ye döndü o yıl. Yeni Cumhuriyet’le çalışmaya istekli görünüyordu. Ankara hükümetini temsil etmişti sonuçta. Ama farkında olmadan tehlikeli bir zemine giriyordu belki de. Çünkü eski rejimin önemli bir figürüydü. İttihatçıydı. Mason Büyük Üstadıydı. Liberal ekonomiye olan inancı yeni Cumhuriyet’in kurmaya çalıştığı devletçi, ulusalcı ekonomik modelle taban tabana zıttı. Dönme kökenli olması şüpheleri iki katına çıkarıyordu. Hem etnik hem ezoterik olarak “öteki” kategorisine giriyordu.
Yeni rejim geçmişle bağlarını kesmeye kararlıydı. Eski elitleri temizlemek istiyordu. İdeolojik saflığını korumak istiyordu. Ve Cavid Bey o geçmişin canlı bir sembolüydü işte. 1926 yılı gelip çattı. Haziran ayı. İzmir’de Mustafa Kemal Atatürk’e yönelik bir suikast girişimi haber alındı. Kemeraltı semtinde bir pusu kurulacakmış. Atatürk’ün geçeceği yolda suikastçılar bekleyecekmiş. Haber sızdı. Suikast gerçekleşmedi. Ama hükümet harekete geçti hemen. Eski İttihatçılar hedef alındı. Geniş çaplı tutuklama dalgası başladı. İstiklal Mahkemeleri kuruldu. Hızlı yargılama yapılacaktı.
Cavid Bey de tutuklananlar arasındaydı. Osmanlı’nın Maliye Bakanıydı, Londra Konferansı’nda Ankara’yı temsil etti ama o da nihayetinde İzmir suikastı sanıklarından biri oldu. İstiklal Mahkemelerinin önüne çıktı Cavid. Yargılama başladı 10 Ağustos’ta. Hızlı çalıştı mahkeme. 26 Ağustos 1926’da karar verildi: İdam. Savunmasında şöyle dedi Cavid Bey: “Hiçbir şeyden haberim yok. Hayatta kağıt değil milyonlarca altın ile oynayan benim gibi bir adamın bugün dikili bir taşı yoktur. Şimdi karar sizin ve yüksek heyetininizindir. Vereceğiniz karar Mesut zamanlarınızda bir soru işareti şeklinde vicdanınızı rahatsız etmesin. Sözlerime inanmış iseniz, pekala. İnanmamış iseniz ne yapayım, mukadderat. Elli bir yaşındaydı. 26 Ağustos 1926 günü Ankara’da idam edildi.
Ölümü beklerken zindan hücresinde ne yaptı peki? Kalem kağıt istedi. Eşine mektuplar yazdı. İki yaşındaki oğlu Osman Şiar’a mektuplar yazdı. Bu mektuplar yıllar sonra basıldı. “Zindandan Mektuplar” ve “Şiar’a Mektuplar” adıyla.
İki yaşındaki çocuk babasını bir daha görmedi. Hüseyin Cahit Bey yetiştirdi onu daha sonra. Babasız büyüdü. İdam sonrası naaşı gizlendi Cavid Bey’in. Mezarının yeri kimseye söylenmedi. Neden böyle bir şey yapıldı? İki olası sebep var. Birincisi mezarın ziyaret edilip bir anıt haline gelmesini önlemekti. İkincisi infazdan duyulan bir rahatsızlıktı belki de. Rejimin içinde bile tartışma vardı bu karar hakkında. Mezarın gizlenmesi bunu gösteriyordu. Mezarı ancak 1950’lerde bulundu. Nasıl? Eşi Aliye Hanım ve dönemin Cumhurbaşkanı Celâl Bayar’ın çabalarıyla. Cebeci Asri Mezarlığı’na nakledildi.
Bu çok önemli bir detaydı. Çünkü 1950’de Demokrat Parti iktidara gelmişti. Liberal ekonomiye daha yakın duruyordu Demokrat Parti. Cavid Bey’in mezarını bulmak ve düzgün bir yere nakletmek bir nevi itibar iadesiydi. Geçmişle hesaplaşmaydı. Celâl Bayar’ın bizzat bu işe dahil olması tesadüf değildi. Cavid Beyiin savunduğu liberal değerlere Demokrat Parti daha yakındı. Yirmi dört yıl sonra yapılan bu hareket ne anlama geliyordu? Belki de 1926’daki kararın yanlış olduğunun kabulüydü. Ya da en azından tartışmalı olduğunun.
Tarihçiler bugün bile tartışıyor bu olayı. Bir kesim şunu söylüyor: Cavid Bey gerçekten suikast planına dahildi. Eski İttihatçı bağlantıları vardı. Yeni rejime muhalefet içindeydi. Cezasını hak etti. Diğer kesim şunu söylüyor: Bu siyasi bir tasfiyeydi. Suikast sadece bahaneydi. Liberal görüşleri onu hedef yaptı. Dönme kökeni onu hedef yaptı. Mason Büyük Üstadı olması onu hedef yaptı. Yeni rejim eski elitleri temizliyordu. Bu tartışma hala mevcut. Masonlar için de hala üzüntü ile hatırladıkları bir olaydır Cavid Bey’in idamı.
Gelelim ikinci mason büyük üstadına. Yıl 1960. Ahmet Salih Korur. Bürokrasinin Gizli Lideri. Cavid Bey’in idamından 35 beş yıl sonra başka bir hikaye başlıyor. Farklı bir dönemde. 1905 yılında İstanbul’da doğdu Ahmet Salih Korur. Topkapı Askeri Rüştiyesi’nde okudu. Milli Mücadele yıllarında Ankara’da askeri fabrikalarda çalıştı. Genç bir vatanseverdi. Yeni Cumhuriyet’in kuruluşuna tanık oldu. 1925’te memuriyete başladı. Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü’ne girdi. Sessiz bir adamdı. Çalışkandı. Yetenekliydi. 1935’te Ankara Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Eğitimini tamamlarken aynı zamanda çalışıyordu. Adnan Menderes ile aynı yıllarda okudu Ankara Hukuk Fakültesi’nde.
Kariyer basamaklarını tırmandı sabırla. Dikkat çekmeden ama etkili bir şekilde. 1946’da Toprak ve İskân İşleri Genel Müdürü oldu. Toprak reformu, iskân politikaları gibi önemli konularla ilgilendi. Ama asıl sıçraması 1950’de geldi. O yıl yapılan seçimlerde Demokrat Parti iktidara geldi. Tek parti dönemi sona erdi. Çok partili hayat başladı. Ve Korur Başbakanlık Müsteşarlığı’na atandı. Bu görev ne anlama geliyordu? Başbakanlık Müsteşarı hükümetin tüm operasyonel işlerinin koordinatörüydü. Başbakan Adnan Menderes’in en yakın idari yardımcısıydı. Her gün görüşüyorlardı. Bakanlıklar arası koordinasyon onun masasından geçiyordu.
Bütçe onun masasından geçiyordu. Personel işleri onun masasından geçiyordu. Her şey onun masasından geçiyordu. Devletin çarkları onun eliyle dönüyordu adeta. Ama dahası vardı. Korur iki kez Milli İstihbarat Teşkilatı Direktörlüğü’ne vekalet etti. Hizmet Reisi denilirdi o zamanlar bu göreve. Devletin en gizli bilgilerine erişimi vardı. Ulusal güvenlik sırlarını biliyordu. Hem bürokrasinin zirvesi, hem istihbaratın başı. Bunu hayal edin bir. Devletin en tepesinde sadece bir idareci değilsiniz. Aynı zamanda güvenlik aygıtının da parçasısınız. “Menderes’in görünmez eli” denilirdi Korur’a. Sessizdi ama çok güçlüydü.
On yıl boyunca bu görevde kaldı. 1950’den 1960’a kadar. Demokrat Parti iktidarının tüm kritik kararlarında Korur vardı arka planda. Tüm hassas işlerinde Korur vardı. Her şeyi biliyordu. Her şeyi görüyordu. Peki ya Masonluk? Korur’un da Mason olduğu biliniyor tarihsel kayıtlardan. 1955-1960 yılları arasında Büyük Üstat olarak görev yaptı. Ama Cavid Bey’den çok farklı bir dönemdi bu. 1926’daki infazdan sonra Türkiye Masonluğu daha içe kapanmıştı çünkü. 1935’te “Büyük Şark” dergisi kapanmış, örgüt uzun süre uykuya yatmıştı.
Tam bu noktada, programı ilgisini çekeceğini düşündüğünüz bir arkadaşınızla paylaşmanız çok hoş olur. Teşekkür ederim. Evet, siyasi baskı vardı. Tek parti dönemi sivil toplum örgütleri kapatılmış ya da kendileri faaliyetlerine son vermişti. 1948’de tekrar canlanmaya başladı Masonluk. Ama çok daha gizli, çok daha temkinliydi. Korur’un Mason kimliği Cavid Bey kadar görünür değildi. Ama biliniyordu. Devletin en tepesinde hem idari hem istihbarat erkini elinde tutan bir bürokrat aynı zamanda bir ezoterik cemiyetin en yüksek yetkilisiydi. Cavid Bey’in Maliye Bakanı, Korur’un Başbakanlık Müsteşarı idi. İki isim de devlet aygıtının yürütme gücünün tam merkezindeydi. İki isim de üst düzey Mason liderdi.
Bu Masonluğun Türkiye’deki siyasi sistem içinde sadece entelektüel bir rol oynamadığını gösteriyordu. Yürütme gücü açısından da merkezi bir konumdaydı. Ama bu güç siyasi kırılma anlarında risk demekti. 27 Mayıs 1960 sabahı geldi çattı. Türkiye’nin siyasi tarihine derin bir yara açan gün. Türk Silahlı Kuvvetleri harekete geçti gece yarısı. Askeri darbe başladı. Başbakan Adnan Menderes, Kütahya’da tutuklandı. Cumhurbaşkanı Celal Bayar ise Ankara’da tutuklandı. Bakanlar tutuklandı. Milletvekilleri tutuklandı. Hepsi gözaltına alındı.
Ama darbe sadece siyasileri hedef almadı. Beraberinde üst düzey bürokrasiyi de tasfiye etti. Çünkü bürokrasi Demokrat Parti iktidarının omurgasıydı. Ve Ahmet Salih Korur darbenin olduğu gün görevinden alındı. Tam olarak 27 Mayıs 1960 tarihinde. Resmi açıklama şöyleydi: “Emekli oldu.” Ama bu bir askeri tasfiyenin diplomatik ifadesiydi. Korur gözaltına alındı. Tutuklandı. Yassıada’ya gönderildi. Yassıada’da kurulan mahkemeler Demokrat Parti dönemi yöneticilerini yargıladı. Menderes ve iki bakanı idam edildi. Diğerleri çeşitli cezalar aldı. Korur’a yönelik suçlama neydi? Örtülü ödenek harcamalarını usulsüz kullanmak.
Başka bir şey yoktu resmi iddianamede. Demokrat Parti’nin en güçlü bürokratıydı. On yıl boyunca devleti yönetmişti fiilen. İstihbarat sistemine hakimdi. Devletin en gizli sırlarını biliyordu. Örtülü ödenek davasında Menderes ile birlikte yargılandı. Yargılandığı tek dava buydu. Menderes, örtülü ödenekteki harcamaların sorumluluğunun Korur’da olduğunu söyledi. Korur ise harcamalardan Menderes’in haberdar olduğunu belirterek savunma yaptı. Menderes’le aynı cezaya çarptırıldı, 5 yıldan 10 yıla kadar hapis ve memuriyetten men. 2 yıl 11 ay mahkum kaldı ama ve hapis müddetini şeker hastalığı nedeniyle Ankara Gülhane Hastanesinde geçirdi. Fiziksel infaz olmadı. Cavid Bey gibi idam edilmedi. Ama kariyeri bitti. İtibarı zedelendi. Devlet hizmetinden uzaklaştırıldı.
Askeri cuntanın hazırladığı bir listeyle bir gecede kariyeri sonlanmıştı. Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası’nın kayıtlarına göre, Ahmet Salih Korur, Büyük Daimî Heyet kararı ile 27 Mart 1973’de tekrar Masonluğa döndü ve İstanbul’da Pınar Locasına katıldı. 2 Şubat 1982’de öldü Korur. Medyada büyük yankı uyandırmadı ölümü. Sessiz bir ölümdü. Unutulmuş bir isimdi artık. Ama hikayesi önemliydi. Çünkü Cavid Bey’le benzerlikler çok fazlaydı. İki isim de sivil iktidarın en güçlü pozisyonlarını işgal etmişti. İki isim de devlet aygıtının yürütme gücünün merkezindeydi. İki isim de Mason Büyük Üstadıydı. Ve iki isim de siyasi kırılma noktalarında tasfiye edilmişti.
Remzi Sanver’e gelmeden önce, Masonların 1960’larda ve sonrasında yaşadığı iki büyük krizi de anlatayım.
İlki Demirel’e verilen Mason değildir belgesinden sonra, Masonların ikiye bölünmesi olayı. 1964 yılı. Adalet Partisi genel kurulu yapılacak. Ragıp Gümüşpala’dan sonraki yeni genel başkan seçilecek. 1600 delegenin masasında bir belge var. Süleyman Demirel’in mason locası üyelik belgesi. Altında bir not: “Biz tanıdık siz de tanıyın.” Bu belge Türkiye Masonluğunu ikiye böldü ve bugün bile iki ayrı yapı olarak devam ediyor. Süleyman Demirel 1956 yılında Ankara Bilgi Locası’na üye oldu. Otuz iki yaşındaydı. İnşaat mühendisiydi. Mason olmak o yıllarda aydın, modern, Batılı bir profil çizmenin göstergesiydi. 1964’te Adalet Partisi genel başkanlığına aday oldu. Ama bir sorun vardı: Mason locasına üye olduğu ortaya çıktı. Genel kurul öncesinde tüm delegelere üyelik belgesi dağıtıldı.
Demirel doğrudan Büyük Üstad Necdet Egeran’la görüştü. Kendisine “Mason Değildir” belgesi verilmesini istedi. Mason değildir belgesi verildi. Bu talep locada hararetli tartışmalara neden oldu. Bir yanda etik ve ilkeler vardı. Sahte belge vermek kurallara aykırıydı.
Demirel bu belgeyle kongrede sahneye çıktı. 1600 delegenin 1072’sinin oyunu aldı. Adalet Partisi’nin Genel Başkanı seçildi. 1965’te seçimleri kazandı. Türkiye’nin en genç başbakanı oldu. Locada bazı üyeler ise bu kararı kabul etmedi. Siyasi çıkar için ilkelerden vazgeçilmişti. Onlara göre Masonluk dürüstlük üzerine kuruluydu ama tam tersi yapılmıştı. Tartışmalar büyüdü. Localar ikiye bölündü. Büyük Loca ile Yüksek Şura arasında büyük fikir ayrılığı ortaya çıktı. Yüksek Şura, Necdet Egeran masonluktan ihraç etti. Büyük Loca ise bu kararı reddetti. Ankara’dan, İzmir’den, İstanbul’dan yüzlerce mason istifa etti.
Yüksek Şura’ya bağlı olanlar 1966 yılında yeni bir yapı kurdular: **Özgür Masonlar Büyük Locası**. Bu locanın 4 bin üyesi olduğu ifade ediliyor. Bir yanda Türkiye Büyük Locası, diğer yanda Özgür Masonlar Büyük Locası. İki yapı bugün bile ayrı şekilde faaliyet gösteriyor. 2006 yılında Masonlar bir şok daha yaşadı. Büyük Üstad’a yönelik çok ağır yolsuzluk suçlamaları vardı. Büyük Üstad Kaya Paşakay masonluktan ihraç edildi. Büyük mason locasındaki yolsuzluk iddiaları mahkemeye taşındı. Davacı yeni büyük üstad Asım Akin, davalı taraf ise eski büyük üstad Kaya Paşakay idi. Beyoğlu 5. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görüldü dava. Suçlama: Güveni kötüye kullanmak. İstenen ceza: 7’şer yıl hapis.
Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası eski yöneticileri hakim karşısına çıktı. Derneğin yeni yönetim kurulu başkanı Prof. Mustafa Asım Akin, eski yönetim hakkında usulsüzlük yaptıkları gerekçesiyle savcılığa suç duyurusunda bulunmuştu. İddialara göre: Genel Kurul’un verdiği bütçe 1 milyon lira aşılmış, harcamaların büyük kısmı ağırlama, yurtiçi ve yurtdışı gezi, hediye ve yayınlara yapılmıştı.
Kaya Paşakay’ın Yeşilköy’deki evinde düzenlediği, dernekle ilgisi olmayan 59 kokteyl ve yemek daveti için Divan Kuruçeşme’ye 6 bin 477 TL ödenmişti. Paşakay 5 bin 596 TL şahsi harcamasına ilişkin kredi kartı borcunu derneğe ödetmiş, satın aldığı silahın ve ruhsatının ücretini bile dernek karşılatmıştı iddiaya göre. Otomobilinin lastik giderleri ve kasko sigortalarının derneğe ödetilmesi de iddialar arasındaydı. Personel olmayan kişilerin sağlık giderleri derneğe ödetilmesi, Ekim-Aralık 2005 tarihleri arasında alınan 650 bin liralık kredinin kayıtlara geçirilmemesi de ileri sürüldü.
Mason yöneticilerinin avukatı Köksal Bayraktar, yapılan harcamaların toplum yararına yapıldığını belirterek, “Bu harcamalar yönetim kurulunda olan 22 kişinin bilgisi ve onayı dahilinde yapılmıştır. Burada 22 kişi bulunması gerekirken sadece üç kişi bulunmasının sebebi yeni gelen yönetimin iktidar mücadelesidir” dedi. Kaya Paşakay, “Harcamalar örf ve adetlerimize uygun olarak yapılmıştır” dedi.
Kaya Paşaklay ve diğer mason locası yöneticileri suçlamaları reddetti. Yeni yönetim usulsüzlük, zimmet, güveni kötüye kullanma iddia ediyordu. Eski yönetim ise her şeyin yasal ve yönetim kurulu kararlarıyla yapıldığını söylüyordu. Nihayetinde mahkeme sanıkların mahkumiyetlerine kesin ve inandırıcı delil bulunmadığından beraatlerine karar verdi.
Gelelim Remzi Sanver’e. Cavid Bey’den 99, Ahmet Salih Korur’dan ise 65 yıl sonra üçüncü hikaye başlıyor. Kısa hayat hikayesini anlatayım önce. 7 Haziran 1970, İstanbul Fatih’te doğdu Remzi Sanver. Galatasaray Lisesi’ni 1988’de bitirdi. Türkiye’nin en seçkin liselerinden biriydi bu. Boğaziçi Üniversitesi Endüstri Mühendisliği bölümünden mezun oldu. Ardından aynı üniversitede Ekonomi dalında yüksek lisans yaptı. 1998’de doktora aldı. Akademik kariyeri parlaktı. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde çalışmaya başladı. 2006’da profesör oldu. Sosyal seçim teorisi, ekonomi ve oyun teorisi gibi alanlarda çalıştı.
Bir süre rektörlük yaptı Bilgi Üniversitesi’nde. Sadece akademisyen değildi. 2021-2022 yıllarında Galatasaray Spor Kulübü’nde genel sekreter ve sözcü olarak görev aldı. Ekonomi bilgisi ve yönetim deneyimi onu bu tür pozisyonlar için uygun yapıyordu. Ve tabii Mason Büyük Üstadıydı. Türkiye Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası’nın başkanıydı. Cavid Bey ve Ahmet Salih Korur’dan sonra üçüncü isim. Aynı unvan. 2025 yılının Ekim ayında Türkiye’yi sarsan bir soruşturma başladı. Can Holding soruşturması.
Şirket yetkilileri gözaltına alındı. Danışmanlar gözaltına alındı. Mali müşavirler gözaltına alındı. İkinci dalgada ise Remzi Sanver’in de aralarında olduğu 35 kişi gözaltına alındı. Suçlamalar ağırdı. Suç örgütü kurmak veya yönetmek. Nitelikli dolandırıcılık. Kara para aklama. Kaçakçılık.
Savcılık Sanver’in Can Holding ile bağlantılı mali usulsüzlüklere karıştığını iddia ediyordu. Sanver, Can Holding’in sahibi olduğu Bilgi Üniversitesi’nin eski rektörüydü. 11 Ekim 2025’te nöbetçi sulh ceza hakimliği Sanver’in tutuklanmasına karar verdi. Buraya kadar üç hikaye anlattık. 1926’da Cavid Bey. 1960’ta Korur. 2025’te Sanver. Üçü de devletin zirvesinde veya toplumun seçkin kesimindeydi. Cavid Maliye Bakanı. Korur Başbakanlık Müsteşarı. Sanver üniversite rektörü. Üçü de Mason Büyük Üstadıydı. Türk Masonluğunun en yüksek makamını taşıdılar.
Üçü de siyasi veya toplumsal kırılma anlarında hedef alındı. Cavid 1926’da Cumhuriyet’in kuruluşunda. Korur 1960’ta darbede. Sanver 2025’te bir mali soruşturmada. Cavid Bey idam edildi. Korur hapis cezası aldı ama hafifletildi. Sanver’in yargı süreci devam ediyor. Sonucunu zaman gösterecek.
Evet, Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra tutuklanan ve yargılanan mason büyük üstadları ile mason locasında iki büyük krizin hikayesi özetle bu şekilde.
Bir programın daha sonuna geldik. Beğeni, yorum, abonelik ve katıl butonuyla üyelik hatırlatmamı yapayım her zamanki gibi. Yeni bir programda görüşmek ümidiyle. Rubicon Tarih’i takipte kalın.
Türkiye’de bazı isimler vardır; yalnızca yaptıklarıyla değil, başlarına gelenlerle de tarihe kazınır. Nihat Erim onlardan biri oldu. Bir hukuk profesörüydü, bir fikir adamıydı ve bir siyasetçiydi. Ama onu bugün ayırt eden şey, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde suikastla öldürülen tek başbakan olması oldu. 19 Temmuz 1980 günü, Maltepe Dragos’ta, bir deniz kulübünün önünde vuruldu. Ardında yalnızca bir hayat değil, yarım kalmış bir siyasal hikâye de kaldı.
O hikâye, aslında Türkiye’nin 1940’lardan 1980’e uzanan sancılı yolculuğunun bir özeti gibi.
1912’de Kandıra’da doğdu Nihat Erim. Galatasaray Lisesi’ni bitirdi, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu, Paris’te doktora yaptı. Genç yaşta Ankara Üniversitesi’nde profesör oldu. Hukukçu kimliğiyle devletin merkezine girdi. Dışişleri’nde görev aldı, San Francisco Konferansı’nda Türkiye’yi temsil eden heyetteydi. Bu yıllarda İsmet İnönü ile tanıştı. Bu tanışıklık, onu siyasetin içine çekti.

1945’te Meclis’e girdi, kısa süre sonra CHP’ye katıldı. Ulus gazetesinde başyazarlık yaptı. Yazıları sertti. 1946’da, muhalefetin boykot ettiği yerel seçimler üzerine “Hürriyet ilahının üzerine bir şal örtmek gerekebilir” diyebilecek kadar otoriteyi meşru gören bir zihniyeti açıkça savundu. Nihat Erim, demokrasiyle barışık ama düzeni her şeyin önünde tutan bir devlet adamıydı.
1948’de bakan oldu, ardından başbakan yardımcılığına yükseldi. 1950’ye gelindiğinde Türkiye çok partili hayata geçmişti. İşte tam o dönemde Kocaeli Halkevi’nde yaptığı konuşmada bir cümle kurdu: “Yakın gelecekte Türkiye küçük bir Amerika haline gelecektir.”
Bugün bu söz çoğu zaman Adnan Menderes’e atfedilir. Oysa cümleyi ilk kuran Nihat Erim’di. O yıllarda bu ifade, bağımlılığı değil, refahı ve kalkınmayı çağrıştırıyordu. CHP’de de, Demokrat Parti’de de Amerika’ya karşı derin bir kuşku yoktu. “Küçük Amerika”, güçlü bir devlet hayaliydi.
Demokrat Parti iktidara geldikten sonra Erim muhalif bir yazar oldu. NATO üyeliğini destekledi, DP’yi eleştirdi, sonra bir süre yumuşadı. Menderes’in isteğiyle Kıbrıs Anayasası’nın hazırlanmasında görev aldı. İnönü ile Menderes arasında köprü kurmaya çalıştı. Bu tutumu CHP içinde sert tepkilere yol açtı. Partiden ihracı bile istendi. Menderes, onu Demokrat Parti’ye davet etti. Erim kabul etmedi. CHP’de kaldı.
1957 seçimlerinde Meclis dışı kaldı. Demokrat Parti’yi hile yapmakla suçladı. 27 Mayıs sonrasında ise darbe için “Başka çare kalmamıştı” dedi. Menderes’in idam edilmesine üzüldü ama gidişatı kaçınılmaz gördü. Bu tavır, onun karakterini ele veriyordu: Duygusal değil, devlet merkezliydi.

1960’ların başında yine CHP’deydi. Ancak İnönü ile arası açıldı. İnönü, Kıbrıs meselesinde Menderes’le çalıştığı için Erim’e kızgındı. Kurucu Meclis’e girmesini engelledi. Buna rağmen Erim, askeri yönetimle temas kurdu. Yassıada’da idamlara karşı olduğunu Cemal Gürsel’e iletti.
Tam bu dönemde, Nihat Erim kendisini ideolojik olarak da tanımladı. 1962’de Yön dergisine verdiği röportajda şöyle dedi: “Ferdin kazanç hırsına inanıyorum. Ama sosyal adalet için tedbir alınması gerektiğine de inanıyorum. Ben ortanın solundayım.”
CHP’de “Ortanın Solu” tartışması daha resmen başlamadan, kendisini bu hatta yerleştirdi. Ancak bu çizgiyi Bülent Ecevit’in temsil etmeye başlamasıyla işler değişti. Ecevit’in Atatürk devrimlerini “üst yapı devrimleri” olarak tanımlaması, Erim’i öfkelendirdi. “Ne hakla yapıyor bunu” diyecek kadar sertleşti. Ecevit’in liderliğini benimsediği yeni sol söylem, Erim’e göre Atatürk’ü küçümsüyordu.
12 Mart 1971’de ordu muhtıra verdi. Demirel istifa etti. Komuta kademesi yeni başbakan aradı. Gözler Nihat Erim’e çevrildi. Askerler, onun partiler üstü bir isim olarak hükümeti kurmasını istedi. İnönü de buna onay verdi. Erim, CHP’den istifa ederek başbakan oldu.
Bu an, onun hayatındaki en kritik kırılmaydı.
Bülent Ecevit, bu hükümetin aslında “Ortanın Solu”na karşı kurulduğunu söyleyerek CHP Genel Sekreterliği’nden istifa etti. Böylece Erim, hem sağdan hem soldan kuşku ile bakılan bir figüre dönüştü.
Başbakan olduktan sonra Erim, Batı’ya güven veren açıklamalar yaptı. Amerika ve NATO ile iyi ilişkiler vurgusu yaptı. İçeride ise sert bir dönem başladı. Sol örgütlere yönelik operasyonlar hızlandı. Deniz Gezmiş ve arkadaşları yakalandı. İdam kararları çıktı.
İsmet İnönü idamlara karşı çıktı. Erim, askeri baskı altındaydı. İtirazını açık bir isyanla değil, temkinli ifadelerle dile getirdi. Sonuç değişmedi. İdamlar onun döneminde gerçekleşti. Bu yük, hayatı boyunca omzunda kaldı.
Mahir Çayan ve arkadaşlarının eylemleri de bu döneme damga vurdu. Elrom suikastı, Maltepe Cezaevi firarı, Kızıldere baskını… Erim, “Devleti bu maceracılara kurban etmeyeceğiz” dedi. Kızıldere’de hem rehineler hem de örgüt mensupları öldü.
Bir süre sonra Erim, siyasi desteğini kaybettiğini düşünerek istifa etti. Senatör olarak görev yaptı. 1979’da evine bomba atıldı, kurtuldu. Bir yıl sonra, 19 Temmuz 1980’de vuruldu.
Olay yerinde bırakılan bildiride “Devrimcilerin katlini protesto için cezalandırdık” yazıyordu.
Nihat Erim’in cenazesinde Demirel de vardı, Ecevit de. Aynı fotoğraf karesinde, birbirine rakip iki lider, suikastla ölen bir başbakanın ardından yan yana durdu.
Erim, ne tam bir solcuydu ne de sağcı. Ne darbeciydi ne de sivil siyasetin saf savunucusu. O, devleti merkeze alan bir kuşağın temsilcisiydi. Düzeni, özgürlükten önceleyen bir aklı taşıdı. Türkiye’nin kırılma anlarında hep “ara formül” oldu. Belki de bu yüzden hiçbir yere tam ait olamadı.
Ve belki de bu yüzden, Türkiye’nin en yalnız ölümlerinden birini yaşadı.
1960’larda Almanya’ya giden işçileri anlatırken hep aynı cümleyi kuruyoruz: “Yakın tarihimizin en büyük göçü.” Oysa bu cümle eksik kalıyor. Çünkü Türklerin Batı’ya kitleler halinde ilk yürüyüşü, sandığımızdan çok daha önce başladı. Üstelik hedef Almanya değil, okyanusun ötesiydi, Amerika’ydı.
Bugün Almanya’daki Türk mahallelerini konuşurken, Boston’un kuzeydoğusunda, Peabody adlı küçük bir kasabada bir zamanlar “Ottoman Street” diye anılan bir caddenin varlığından çoğumuzun haberi yok. Osmanlı Caddesi, evet. Üzerinde Türk kahvehaneleri, deri işçilerinin kaldığı pansiyonlar, yabancı bir kıtada kendi dilinde konuşan, kendi türküsünü mırıldanan insanlar vardı. Bu cadde, bir hayalin coğrafyasıydı. Daha iyi bir hayat umuduyla yola çıkanların, geride bıraktıklarıyla birlikte taşıdıkları bir hafıza hattıydı.
Bugün göç dediğimizde aklımıza pasaportlar, vizeler, sınırlar geliyor. Oysa 19. yüzyılın ikinci yarısında Harput’tan yola çıkan insanlar için göç, önce yürümek anlamına geliyordu. Harput’tan İstanbul’a kadar süren uzun bir yolculuk. Yolda çalışmak, para biriktirmek, sonra bir gemi bileti alabilmek. Kimi Marsilya üzerinden, kimi İngiltere limanlarından Amerika’ya geçen gemilere bindi. Titanik’te bile dört Osmanlı vatandaşı vardı. Bu insanlar ne turistik bir seyahate çıkmıştı ne de “dünya görmek” gibi bir hayali vardı. Tek amaçları vardı: Birkaç yıl çalışmak, para biriktirmek ve geri dönmek.
Amerika’ya giden Osmanlıların büyük bölümü Harput vilayetinden çıkmıştı. Bugünkü Elazığ, Bingöl ve çevre vilayetler ve ilçeler. Bu bölge, aynı zamanda Amerikan Protestan misyonerlerinin en yoğun faaliyet yürüttüğü yerlerden biriydi. Harput Amerikan Koleji’nin kurulmasıyla birlikte, Amerika fikri somutlaştı. Okyanusun ötesindeki hayat artık bir masal olmaktan çıktı, elle tutulur bir hedef haline geldi. Misyonerlerin sağladığı bilgiler, mektuplar, dönenlerin anlattıkları, göçü hızlandırdı.
Gidenlerin çoğu Osmanlı vatandaşı Ermenilerdi. Ama bu göç, yalnızca Ermenilerle sınırlı kalmadı. Rumlar, Yahudiler, Müslüman Türkler ve Kürtler de aynı yolu tuttu. Aralarında dünyaca ünlü yönetmen Elia Kazan’ın ailesi vardı. Pulitzer Ödüllü ünlü yazar William Saroyan’ın da kökleri bu hikâyeye dayanıyordu. Manisalı Moris Şinasi, Amerika’da tütün sektöründe büyük bir servet kurdu. Ancak bu tanınmış isimlerin arkasında, adı hiç duyulmamış yüz binlerce insan vardı. Yaklaşık 400 bin Osmanlı vatandaşı Amerika’ya gitti. Bunun yaklaşık 50 bini Müslümandı.
Bu Müslüman göçmenlerin Amerika’daki hayatı, bugünkü göç hikâyelerinden çok farklıydı. Entegrasyon gibi bir hedefleri yoktu. İngilizce öğrenmek istemiyorlardı. Evlenmek istemiyorlardı. Çünkü kendilerini geçici görüyorlardı. “Para biriktirip döneceğiz” diyordu çoğu. Bu yüzden kendi dünyalarını kurdular. Detroit’te, Cleveland’da, Boston’da. Özellikle Boston’un kuzeyindeki Peabody kasabasında.
Peabody’de Walnut Caddesi zamanla “Osmanlı Caddesi” diye anılmaya başladı. Deri fabrikalarının çevresinde oluşan bu mahallede Türk ve Rum kahvehaneleri vardı. Deri işçileri sabah karanlığında fabrikaya giriyor, akşam aynı sokakta buluşuyordu. Pansiyonlarda kalıyor, aynı sofraya oturuyor, memleketten konuşuyorlardı. Nüfus memurları dillerini “Türkçe” diye kaydettiği için Türklerle Kürtler arasında ayrım yapmıyordu. Din belirleyici oluyordu. Harputlu Türkler dericilikte çalışırken, Harputlu Ermeniler dükkân açıyor, ticarete yöneliyordu. Aynı sokakta, aynı mahallede, yan yana ama farklı hayatlar sürüyordu.
Bu dünyanın kültürel izleri de vardı. “Neden geldim İstanbul’a” diye bildiğimiz türkü, aslında “Neden geldim Amerika’ya” diye söyleniyordu. Bir Osmanlı Ermenisi olan Ahilleas Pulos tarafından, bir Türk kahvehanesinde kaydedildi. Bugün bu kayıtlar hâlâ internette duruyor. Bu türkü, göçün içindeki ortak hissi taşıyor: Pişmanlık, özlem, şaşkınlık, yabancılık.
Osmanlı Devleti bu göçü başta izledi, sonra kaygılandı. Özellikle Müslümanların Amerika’daki durumuna dair raporlar gelmeye başladı. 1892’de Washington’daki Osmanlı konsolosluğuna yazılan bir mektup, misyonerlerin bazı Müslümanları iş vaadiyle kandırdığını, onları göçe teşvik ettiğini ve sonra Hıristiyanlaştırmaya çalıştığını iddia ediyordu. Osmanlı hükümeti bu haberleri ciddiye aldı, soruşturmalar başlattı. Raporlarda Amerika’daki Müslümanların çoğunun fakir ve vasıfsız işçiler olduğu, dili bilmedikleri için zor koşullarda yaşadıkları yazıyordu.
Bu nedenle hükümet Müslümanların göçünü yasaklamaya çalıştı. Ancak yasaklar göçü durdurmadı, yalnızca gizli hale getirdi. Amerika’da yabancı işçilerin sözleşmeli çalışmasını yasaklayan 1885 tarihli yasa, Osmanlı’yı diğer grupların göçünü de sınırlamaya itti. Yine de insanlar yola çıkmaya devam etti. Çünkü Harput’taki yoksulluk, Anadolu’nun içindeki çaresizlik, okyanusun ötesindeki belirsizlikten daha ağır geliyordu.
Peabody zamanla New England bölgesindeki Türklerin merkezi haline geldi. Ahmed Emin Yalman, 1911’de burayı ziyaret ettiğinde bin civarında Türkten söz etti. 1916’da yerel gazeteler bin 600 Türk işçiden bahsediyordu. 1923’te Doktor Fuad Umay sayıyı 600 olarak verdi. Sayılar değişti, ama bir gerçek sabit kaldı: Bu insanlar Amerika’da bir hayat kurdu, ama kalplerini hep geride bıraktı.
Cumhuriyet kurulduğunda, Amerika’daki Osmanlılar yalnızca uzaktan izleyenler olmadı. Aktif biçimde destek verdiler. Atatürk, yetimler için yardım toplanmasını istediğinde Doktor Fuad Umay, Amerika’yı dolaştı. Gülcemal Gemisi’yle şehir şehir gezdi. Bu gezilerde, yıllardır Amerika’da çalışan bir Türk, 10 bin dolar bağışladı. “Tek isteğim, döndüğümde bana iş bulun” dedi. Bu paralarla çocuk yuvaları kuruldu. Keçiören’deki çocuk yuvası, Amerika’daki Türklerin gönderdiği yardımlarla yapıldı. Verem Savaş Derneği’ne, Kızılay’a her eyaletten bağışlar geldi.
Birinci Dünya Savaşı ve ardından Kurtuluş Savaşı, Amerika’daki dengeleri de değiştirdi. Yıllardır birlikte yaşayan Türklerle Rumlar arasında gerilimler başladı. Deri sektöründeki kazanç düştü. Birçok Türk, artık dönme zamanının geldiğini düşündü. Kimisi gerçekten döndü. Kimisi dönmeyi hayal ederek orada yaşlandı. Osmanlı Caddesi yavaş yavaş sessizleşti.
Bugün Boston’un kuzeyinde yürürken “Ottoman Street” diye bir tabelayla karşılaşmıyoruz. Walnut Caddesi sıradan bir Amerikan sokağı gibi görünüyor. Ama bu sokak, bir zamanlar Anadolu’dan çıkan insanların ayak izlerini taşıdı. O ayak izleri, yalnızca göçün değil, bir çağın ruhunun izleriydi. Gitmekle kalmak arasında sıkışmış insanların, yabancı bir ülkede kendi dünyasını kurma çabasının izleri.
Göçü yalnızca modern bir olgu gibi anlatmak, bu hafızayı silmek anlamına gelir. Oysa Amerika’ya giden Osmanlılar, bugünkü göç tartışmalarının temelinde duran bir deneyimi yaşadı. Entegrasyonun ne anlama geldiğini, geçicilik hissinin nasıl kalıcı bir hayata dönüştüğünü ve geride bırakılan memleketin insanın içinde nasıl büyüdüğünü onlar yaşadı.
Osmanlı Caddesi, bugün görünmüyor olabilir. Ama o cadde, hâlâ bizim hikâyemizin bir parçası. Çünkü göç, yalnızca gidenlerin değil, geride kalanların da hikayesi. Okyanusun ötesinde, Peabody’deki Ottoman Street’te, Osmanlı hatırası yaşamaya devam ediyor.
Bir Suikastten Fazlası: Mahmut Şevket Paşa’nın Öldürülmesi 11 Haziran 1913 sabahı, İstanbul’da herkesin bildiği bir gerçek vardı: Sadrazam Mahmut Şevket Paşa’nın hayatı tehlikedeydi. İsimler konuşuluyordu, planlar fısıldanıyordu, hatta bazı uyarılar bizzat yapılmıştı. Buna rağmen Paşa, her zamanki gibi otomobiline bindi ve aynı güzergâhtan Babıali’ye doğru yola çıktı.
Birkaç dakika sonra Beyazıt’ta silahlar patladı. O gün asıl öldürülen yalnızca bir sadrazam değil, Osmanlı’da siyasetinin demokratikleşebileceğine dair son ümitler de yıkılıp gitti.
Mahmut Şevket Paşa, Osmanlı’nın son döneminde hem asker hem de devlet adamı kimliğiyle öne çıkan istisnai bir figürdü. 31 Mart ayaklanmasını bastıran Hareket Ordusu’nun komutanıydı ve bu rolü ona geniş bir toplumsal meşruiyet kazandırmıştı. Halk nezdinde “meşrutiyeti kurtaran paşa” olarak görülüyordu. Ordu içindeki ağırlığı tartışmasızdı. Ancak tam da bu özellikleri, onu İttihat ve Terakki açısından sorunlu bir aktöre dönüştürüyordu.
Paşa, ittihatçı değildi. Cemiyetle temas halindeydi ama hiçbir zaman onların hiyerarşisine tabi olmadı. Kendi ifadesiyle müstakil fikirliydi. Günlüklerinde ve yakın çevresine yaptığı değerlendirmelerde, İttihat ve Terakki’nin kadrolarını sığ düşünmekle suçladı. Trablusgarp Savaşı’nın uzatılmasının Balkan felaketine yol açacağını söylediğini yazdı. Yunanistan’la zamanında ittifak kurulabileceğini, bunun yapılmadığını belirtti. Dinlenmediğini fark ettiğini, buna rağmen yeterince ısrarcı olmadığı için vicdan azabı duyduğunu kayda geçirdi. Bu satırlar, Paşa’nın cemiyetle arasındaki mesafenin açık bir göstergesiydi.
31 Mart ayaklanması bastırıldıktan sonra İstanbul’da kurulan yeni düzen sertti. İdamlar yapıldı, sürgünler başladı. II. Abdülhamid tahttan indirildi. Bu süreç, İttihat ve Terakki’nin iktidarı nasıl kullandığını gösterdi. Buna rağmen Mahmut Şevket Paşa, bu sertliğin mimarı değil, uygulayıcısı olarak görülüyordu. Onun varlığı, yaşananların tamamının doğrudan ittihatçı kadrolara yazılmasını engelliyordu.
1913 Ocak’ında Babıali Baskını ile siyaset yeni bir eşiğe geçti. Hükümet silah zoruyla devrildi. Harbiye Nazırı Nazım Paşa öldürüldü. Sadrazam Kamil Paşa istifa ettirildi. Bu açık darbe, Osmanlı’da meşruiyet kavramını kökten sarstı. Tam da bu noktada Mahmut Şevket Paşa’nın sadrazamlığa getirilmesi, bir dengeleme hamlesi olarak görüldü. Hem içeride hem dışarıda tansiyonu düşürecek bir isme ihtiyaç vardı. Paşa bu rol için en uygun adaydı.
Ancak sadrazamlığı, Paşa’yı daha da yalnızlaştırdı. Harbiye Nazırlığı ile sadrazamlığı birlikte yürütmesi, onu fiilen devletin en güçlü adamı haline getirdi. Padişah Mehmed Reşad’ın bu durumdan rahatsız olduğu, ama itiraz edecek cesareti bulamadığı saray kayıtlarına yansıdı. Paşa’nın sert mizacı, hızlı adımlarla saray koridorlarında yürümesi, padişah üzerinde dahi baskı oluşturuyordu. Bu tablo, İttihatçı liderlerin de hoşuna gitmiyordu.
Bu sırada muhalefet cephesi yeniden hareketlendi. Babıali Baskını’yla iktidarı kaybeden çevreler, intikam arayışına girdi. Prens Sabahattin ve etrafındaki grup, İttihat ve Terakki’yi devirmek için bildiriler hazırladı, yabancı sefaretlerle temas kurdu. Ancak bu girişimler kısa sürede istihbaratın takibine takıldı. Satvet Lütfi, Ahmet Bedevi ve Damat Salih Paşa gibi isimler üzerinden yürüyen ağ çözüldü. Cemal Paşa, bazı isimleri bizzat uyardı. Tehlikenin yaklaştığını biliyordu.
İşte kritik kırılma noktası tam da buradaydı. Suikast hazırlıkları biliniyordu. İsimler tespit edilmişti. Saat ve gün ihtimalleri konuşuluyordu. Buna rağmen Mahmut Şevket Paşa’nın günlük rutininde neredeyse hiçbir değişiklik yapılmadı. Koruma tedbirleri artırılmadı. Paşa her gün aynı saatlerde, aynı güzergâhı kullanmaya devam etti. Bu durum, suikastten sonra sorulacak soruların da temelini oluşturdu.
11 Haziran 1913’te Beyazıt Çarşıkapı’da otomobiline açılan ateşle Mahmut Şevket Paşa öldürüldü. Kurşunlar otomobile yağdı. Yaverleri yaralandı. Paşa ağır şekilde vuruldu ve kısa süre içinde hayatını kaybetti. Osmanlı tarihinde ilk planlı siyasi suikast olarak kayda geçen bu olay, başkentte büyük bir sarsıntı yarattı. Ancak asıl sonuçlar, cinayetten sonra ortaya çıktı.
Yargı süreci son derece hızlı ilerledi. Suikastçılar kısa sürede yakalandı ve idam edildi. Damat Salih Paşa gibi hanedanla bağlantılı bir ismin dahi kurtarılamaması, gücün artık kimde olduğunu gösterdi. Cemal Paşa, padişahı açık biçimde zorladı. Sultan Mehmed Reşad’ın karşı koyacak gücü kalmamıştı.
Suikast, İttihat ve Terakki için siyasi bir fırsata dönüştü. Muhalefet neredeyse tamamen tasfiye edildi. Hürriyet ve İtilafçılar sürgüne gönderildi. Gazeteciler susturuldu. Sinop sürgünleri bu dönemin sembolü haline geldi. Refik Halit Karay, Burhan Felek ve Mustafa Suphi gibi birçok isim bu dalgadan etkilendi.
Bu tablo ister istemez şu soruyu gündeme getirdi: İttihatçılar bu suikasta göz mü yumdu? Eldeki belgeler doğrudan bir emir göstermiyor. Ancak suikastten kimin kazançlı çıktığına bakıldığında tablo netleşiyor. Mahmut Şevket Paşa ortadan kalktı. Bağımsız bir güç merkezi yok oldu. Muhalefet ezildi. İktidar dar bir kadronun elinde toplandı.
Paşa’nın ölümünden sonra Said Halim Paşa sadrazamlığa getirildi. Talat Paşa Dahiliye Nazırlığına, Cemal Paşa Bahriye Nazırlığına ve Enver Paşa Harbiye Nazırlığına geçti. Üç Paşalar dönemi bu şekilde başladı. Osmanlı siyaseti artık daha merkezi, daha sert ve daha tahammülsüz bir çizgiye girdi.
Mahmut Şevket Paşa suikastı, yalnızca bir devlet adamının öldürülmesi değildi. Suikast ve sonrasında yaşanan olaylar, Osmanlı’da siyasetin hangi yöntemlerle yürüyeceğinin ilanıydı. Beyazıt’ta sıkılan kurşunlar, imparatorluğun son yıllarına damga vuracak bir dönemin kapısını araladı. Bu yüzden Mahmut Şevket Paşa suikastı, hâlâ sadece bir cinayet olarak değil, bir kırılma anı olarak hatırlanıyor.
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.