sakarya escort belek escort adana escort antalya escort ankara escort aydın escort bursa escort gaziantep escort istanbul escort samsun escort balıkesir escort mersin escort konya escort eskişehir escort izmir escort sınav analizi denizli vip transfer kocaeli escort malatya escortmaltepe escort muğla escort manisa escort sivas escort tekirdağ escort tokat escort uşak escort yalova escort yozgat escort trabzon escort afyon escort aksaray escort amasya escort ardahan escort artvin escort bartın escort bayburt escort bolu escort burdur escort çanakkale escort çankırı escort çorum escort edirne escort elazığ escort erzurum escort erzincan escort kırşehir escort van escort zonguldak escort giresun escort gümüşhane escort hakkari escort ığdır escort ısparta escort kahramanmaraş escort karabük escort karaman escort kars escort kastamonu escort kırklareli escort kütahya escort nevşehir escort niğde escort ordu escort osmaniye escort rize escort şanlıurfa escort siirt escort sinop escort şırnak escort tunceli escort yozgat escort tokat escort tekirdağ escort kütahya escort balıkesir escort aydın escort edirne escort sivas escort uşak escort adana escort adana escort adana escort adana escort adana escort adana escort adana escort vergi konseyi görüntülü sohbet urla siyaset haberleri ankara magazin istanbul magazin yalova magazin kütahya magazin elazığ magazin adıyaman magazin tokat magazin sivas magazin batman magazin erzurum magazin afyon magazin malatya magazin ordu magazin trabzon magazin mardin magazin eskişehir magazin denizli magazin muğla magazin van magazin aydın magazin tekirdağ escort balıkesir magazin samsun magazin kayseri magazin manisa magazin hatay magazin diyarbakır magazin mersin magazin kocaeli magazin gaziantep magazin konya magazin sakarya magazin antalya magazin bursa magazin izmir magazin istanbul otomobil fiyatları istanbul ekonomi istanbul eğitim istanbul seyahat istanbul gezi rehberi antalya alışveriş merkezleri antalya ticaret
DOLAR 43,5521 -0.06%
EURO 51,4938 0%
ALTIN 6.944,370,51
BITCOIN 3129889-4.94456%
Eskişehir

KAPALI

SABAHA KALAN SÜRE

Ali KUŞ

Ali KUŞ

01 Şubat 2026 Pazar

Suikastla Öldürülen Tek Başbakan: Nihat Erim

Suikastla Öldürülen Tek Başbakan: Nihat Erim
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Türkiye’de bazı isimler vardır; yalnızca yaptıklarıyla değil, başlarına gelenlerle de tarihe kazınır. Nihat Erim onlardan biri oldu. Bir hukuk profesörüydü, bir fikir adamıydı ve bir siyasetçiydi. Ama onu bugün ayırt eden şey, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde suikastla öldürülen tek başbakan olması oldu. 19 Temmuz 1980 günü, Maltepe Dragos’ta, bir deniz kulübünün önünde vuruldu. Ardında yalnızca bir hayat değil, yarım kalmış bir siyasal hikâye de kaldı.

O hikâye, aslında Türkiye’nin 1940’lardan 1980’e uzanan sancılı yolculuğunun bir özeti gibi. 

1912’de Kandıra’da doğdu Nihat Erim. Galatasaray Lisesi’ni bitirdi, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu, Paris’te doktora yaptı. Genç yaşta Ankara Üniversitesi’nde profesör oldu. Hukukçu kimliğiyle devletin merkezine girdi. Dışişleri’nde görev aldı, San Francisco Konferansı’nda Türkiye’yi temsil eden heyetteydi. Bu yıllarda İsmet İnönü ile tanıştı. Bu tanışıklık, onu siyasetin içine çekti.

medya26

1945’te Meclis’e girdi, kısa süre sonra CHP’ye katıldı. Ulus gazetesinde başyazarlık yaptı. Yazıları sertti. 1946’da, muhalefetin boykot ettiği yerel seçimler üzerine “Hürriyet ilahının üzerine bir şal örtmek gerekebilir” diyebilecek kadar otoriteyi meşru gören bir zihniyeti açıkça savundu. Nihat Erim, demokrasiyle barışık ama düzeni her şeyin önünde tutan bir devlet adamıydı.

1948’de bakan oldu, ardından başbakan yardımcılığına yükseldi. 1950’ye gelindiğinde Türkiye çok partili hayata geçmişti. İşte tam o dönemde Kocaeli Halkevi’nde yaptığı konuşmada bir cümle kurdu: “Yakın gelecekte Türkiye küçük bir Amerika haline gelecektir.”

Bugün bu söz çoğu zaman Adnan Menderes’e atfedilir. Oysa cümleyi ilk kuran Nihat Erim’di. O yıllarda bu ifade, bağımlılığı değil, refahı ve kalkınmayı çağrıştırıyordu. CHP’de de, Demokrat Parti’de de Amerika’ya karşı derin bir kuşku yoktu. “Küçük Amerika”, güçlü bir devlet hayaliydi.

Demokrat Parti iktidara geldikten sonra Erim muhalif bir yazar oldu. NATO üyeliğini destekledi, DP’yi eleştirdi, sonra bir süre yumuşadı. Menderes’in isteğiyle Kıbrıs Anayasası’nın hazırlanmasında görev aldı. İnönü ile Menderes arasında köprü kurmaya çalıştı. Bu tutumu CHP içinde sert tepkilere yol açtı. Partiden ihracı bile istendi. Menderes, onu Demokrat Parti’ye davet etti. Erim kabul etmedi. CHP’de kaldı.

1957 seçimlerinde Meclis dışı kaldı. Demokrat Parti’yi hile yapmakla suçladı. 27 Mayıs sonrasında ise darbe için “Başka çare kalmamıştı” dedi. Menderes’in idam edilmesine üzüldü ama gidişatı kaçınılmaz gördü. Bu tavır, onun karakterini ele veriyordu: Duygusal değil, devlet merkezliydi.

medya26

1960’ların başında yine CHP’deydi. Ancak İnönü ile arası açıldı. İnönü, Kıbrıs meselesinde Menderes’le çalıştığı için Erim’e kızgındı. Kurucu Meclis’e girmesini engelledi. Buna rağmen Erim, askeri yönetimle temas kurdu. Yassıada’da idamlara karşı olduğunu Cemal Gürsel’e iletti.

Tam bu dönemde, Nihat Erim kendisini ideolojik olarak da tanımladı. 1962’de Yön dergisine verdiği röportajda şöyle dedi: “Ferdin kazanç hırsına inanıyorum. Ama sosyal adalet için tedbir alınması gerektiğine de inanıyorum. Ben ortanın solundayım.”

CHP’de “Ortanın Solu” tartışması daha resmen başlamadan, kendisini bu hatta yerleştirdi. Ancak bu çizgiyi Bülent Ecevit’in temsil etmeye başlamasıyla işler değişti. Ecevit’in Atatürk devrimlerini “üst yapı devrimleri” olarak tanımlaması, Erim’i öfkelendirdi. “Ne hakla yapıyor bunu” diyecek kadar sertleşti. Ecevit’in liderliğini benimsediği yeni sol söylem, Erim’e göre Atatürk’ü küçümsüyordu.

12 Mart 1971’de ordu muhtıra verdi. Demirel istifa etti. Komuta kademesi yeni başbakan aradı. Gözler Nihat Erim’e çevrildi. Askerler, onun partiler üstü bir isim olarak hükümeti kurmasını istedi. İnönü de buna onay verdi. Erim, CHP’den istifa ederek başbakan oldu.

Bu an, onun hayatındaki en kritik kırılmaydı.

Bülent Ecevit, bu hükümetin aslında “Ortanın Solu”na karşı kurulduğunu söyleyerek CHP Genel Sekreterliği’nden istifa etti. Böylece Erim, hem sağdan hem soldan kuşku ile bakılan bir figüre dönüştü.

Başbakan olduktan sonra Erim, Batı’ya güven veren açıklamalar yaptı. Amerika ve NATO ile iyi ilişkiler vurgusu yaptı. İçeride ise sert bir dönem başladı. Sol örgütlere yönelik operasyonlar hızlandı. Deniz Gezmiş ve arkadaşları yakalandı. İdam kararları çıktı.

İsmet İnönü idamlara karşı çıktı. Erim, askeri baskı altındaydı. İtirazını açık bir isyanla değil, temkinli ifadelerle dile getirdi. Sonuç değişmedi. İdamlar onun döneminde gerçekleşti. Bu yük, hayatı boyunca omzunda kaldı.

Mahir Çayan ve arkadaşlarının eylemleri de bu döneme damga vurdu. Elrom suikastı, Maltepe Cezaevi firarı, Kızıldere baskını… Erim, “Devleti bu maceracılara kurban etmeyeceğiz” dedi. Kızıldere’de hem rehineler hem de örgüt mensupları öldü.

Bir süre sonra Erim, siyasi desteğini kaybettiğini düşünerek istifa etti. Senatör olarak görev yaptı. 1979’da evine bomba atıldı, kurtuldu. Bir yıl sonra, 19 Temmuz 1980’de vuruldu.

Olay yerinde bırakılan bildiride “Devrimcilerin katlini protesto için cezalandırdık” yazıyordu.

Nihat Erim’in cenazesinde Demirel de vardı, Ecevit de. Aynı fotoğraf karesinde, birbirine rakip iki lider, suikastla ölen bir başbakanın ardından yan yana durdu.

Erim, ne tam bir solcuydu ne de sağcı. Ne darbeciydi ne de sivil siyasetin saf savunucusu. O, devleti merkeze alan bir kuşağın temsilcisiydi. Düzeni, özgürlükten önceleyen bir aklı taşıdı. Türkiye’nin kırılma anlarında hep “ara formül” oldu. Belki de bu yüzden hiçbir yere tam ait olamadı.

Ve belki de bu yüzden, Türkiye’nin en yalnız ölümlerinden birini yaşadı.

Devamını Oku

Boston’daki Osmanlı Caddesi: Gidenlerin Unutulan Hikâyesi

Boston’daki Osmanlı Caddesi: Gidenlerin Unutulan Hikâyesi
0

BEĞENDİM

ABONE OL

1960’larda Almanya’ya giden işçileri anlatırken hep aynı cümleyi kuruyoruz: “Yakın tarihimizin en büyük göçü.” Oysa bu cümle eksik kalıyor. Çünkü Türklerin Batı’ya kitleler halinde ilk yürüyüşü, sandığımızdan çok daha önce başladı. Üstelik hedef Almanya değil, okyanusun ötesiydi, Amerika’ydı.

Bugün Almanya’daki Türk mahallelerini konuşurken, Boston’un kuzeydoğusunda, Peabody adlı küçük bir kasabada bir zamanlar “Ottoman Street” diye anılan bir caddenin varlığından çoğumuzun haberi yok. Osmanlı Caddesi, evet. Üzerinde Türk kahvehaneleri, deri işçilerinin kaldığı pansiyonlar, yabancı bir kıtada kendi dilinde konuşan, kendi türküsünü mırıldanan insanlar vardı. Bu cadde, bir hayalin coğrafyasıydı. Daha iyi bir hayat umuduyla yola çıkanların, geride bıraktıklarıyla birlikte taşıdıkları bir hafıza hattıydı.

Bugün göç dediğimizde aklımıza pasaportlar, vizeler, sınırlar geliyor. Oysa 19. yüzyılın ikinci yarısında Harput’tan yola çıkan insanlar için göç, önce yürümek anlamına geliyordu. Harput’tan İstanbul’a kadar süren uzun bir yolculuk. Yolda çalışmak, para biriktirmek, sonra bir gemi bileti alabilmek. Kimi Marsilya üzerinden, kimi İngiltere limanlarından Amerika’ya geçen gemilere bindi. Titanik’te bile dört Osmanlı vatandaşı vardı. Bu insanlar ne turistik bir seyahate çıkmıştı ne de “dünya görmek” gibi bir hayali vardı. Tek amaçları vardı: Birkaç yıl çalışmak, para biriktirmek ve geri dönmek.

Amerika’ya giden Osmanlıların büyük bölümü Harput vilayetinden çıkmıştı. Bugünkü Elazığ, Bingöl ve çevre vilayetler ve ilçeler. Bu bölge, aynı zamanda Amerikan Protestan misyonerlerinin en yoğun faaliyet yürüttüğü yerlerden biriydi. Harput Amerikan Koleji’nin kurulmasıyla birlikte, Amerika fikri somutlaştı. Okyanusun ötesindeki hayat artık bir masal olmaktan çıktı, elle tutulur bir hedef haline geldi. Misyonerlerin sağladığı bilgiler, mektuplar, dönenlerin anlattıkları, göçü hızlandırdı.

Gidenlerin çoğu Osmanlı vatandaşı Ermenilerdi. Ama bu göç, yalnızca Ermenilerle sınırlı kalmadı. Rumlar, Yahudiler, Müslüman Türkler ve Kürtler de aynı yolu tuttu. Aralarında dünyaca ünlü yönetmen Elia Kazan’ın ailesi vardı. Pulitzer Ödüllü ünlü yazar William Saroyan’ın da kökleri bu hikâyeye dayanıyordu. Manisalı Moris Şinasi, Amerika’da tütün sektöründe büyük bir servet kurdu. Ancak bu tanınmış isimlerin arkasında, adı hiç duyulmamış yüz binlerce insan vardı. Yaklaşık 400 bin Osmanlı vatandaşı Amerika’ya gitti. Bunun yaklaşık 50 bini Müslümandı.

Bu Müslüman göçmenlerin Amerika’daki hayatı, bugünkü göç hikâyelerinden çok farklıydı. Entegrasyon gibi bir hedefleri yoktu. İngilizce öğrenmek istemiyorlardı. Evlenmek istemiyorlardı. Çünkü kendilerini geçici görüyorlardı. “Para biriktirip döneceğiz” diyordu çoğu. Bu yüzden kendi dünyalarını kurdular. Detroit’te, Cleveland’da, Boston’da. Özellikle Boston’un kuzeyindeki Peabody kasabasında.

Peabody’de Walnut Caddesi zamanla “Osmanlı Caddesi” diye anılmaya başladı. Deri fabrikalarının çevresinde oluşan bu mahallede Türk ve Rum kahvehaneleri vardı. Deri işçileri sabah karanlığında fabrikaya giriyor, akşam aynı sokakta buluşuyordu. Pansiyonlarda kalıyor, aynı sofraya oturuyor, memleketten konuşuyorlardı. Nüfus memurları dillerini “Türkçe” diye kaydettiği için Türklerle Kürtler arasında ayrım yapmıyordu. Din belirleyici oluyordu. Harputlu Türkler dericilikte çalışırken, Harputlu Ermeniler dükkân açıyor, ticarete yöneliyordu. Aynı sokakta, aynı mahallede, yan yana ama farklı hayatlar sürüyordu.

Bu dünyanın kültürel izleri de vardı. “Neden geldim İstanbul’a” diye bildiğimiz türkü, aslında “Neden geldim Amerika’ya” diye söyleniyordu. Bir Osmanlı Ermenisi olan Ahilleas Pulos tarafından, bir Türk kahvehanesinde kaydedildi. Bugün bu kayıtlar hâlâ internette duruyor. Bu türkü, göçün içindeki ortak hissi taşıyor: Pişmanlık, özlem, şaşkınlık, yabancılık.

Osmanlı Devleti bu göçü başta izledi, sonra kaygılandı. Özellikle Müslümanların Amerika’daki durumuna dair raporlar gelmeye başladı. 1892’de Washington’daki Osmanlı konsolosluğuna yazılan bir mektup, misyonerlerin bazı Müslümanları iş vaadiyle kandırdığını, onları göçe teşvik ettiğini ve sonra Hıristiyanlaştırmaya çalıştığını iddia ediyordu. Osmanlı hükümeti bu haberleri ciddiye aldı, soruşturmalar başlattı. Raporlarda Amerika’daki Müslümanların çoğunun fakir ve vasıfsız işçiler olduğu, dili bilmedikleri için zor koşullarda yaşadıkları yazıyordu.

Bu nedenle hükümet Müslümanların göçünü yasaklamaya çalıştı. Ancak yasaklar göçü durdurmadı, yalnızca gizli hale getirdi. Amerika’da yabancı işçilerin sözleşmeli çalışmasını yasaklayan 1885 tarihli yasa, Osmanlı’yı diğer grupların göçünü de sınırlamaya itti. Yine de insanlar yola çıkmaya devam etti. Çünkü Harput’taki yoksulluk, Anadolu’nun içindeki çaresizlik, okyanusun ötesindeki belirsizlikten daha ağır geliyordu.

Peabody zamanla New England bölgesindeki Türklerin merkezi haline geldi. Ahmed Emin Yalman, 1911’de burayı ziyaret ettiğinde bin civarında Türkten söz etti. 1916’da yerel gazeteler bin 600 Türk işçiden bahsediyordu. 1923’te Doktor Fuad Umay sayıyı 600 olarak verdi. Sayılar değişti, ama bir gerçek sabit kaldı: Bu insanlar Amerika’da bir hayat kurdu, ama kalplerini hep geride bıraktı.

Cumhuriyet kurulduğunda, Amerika’daki Osmanlılar yalnızca uzaktan izleyenler olmadı. Aktif biçimde destek verdiler. Atatürk, yetimler için yardım toplanmasını istediğinde Doktor Fuad Umay, Amerika’yı dolaştı. Gülcemal Gemisi’yle şehir şehir gezdi. Bu gezilerde, yıllardır Amerika’da çalışan bir Türk, 10 bin dolar bağışladı. “Tek isteğim, döndüğümde bana iş bulun” dedi. Bu paralarla çocuk yuvaları kuruldu. Keçiören’deki çocuk yuvası, Amerika’daki Türklerin gönderdiği yardımlarla yapıldı. Verem Savaş Derneği’ne, Kızılay’a her eyaletten bağışlar geldi.

Birinci Dünya Savaşı ve ardından Kurtuluş Savaşı, Amerika’daki dengeleri de değiştirdi. Yıllardır birlikte yaşayan Türklerle Rumlar arasında gerilimler başladı. Deri sektöründeki kazanç düştü. Birçok Türk, artık dönme zamanının geldiğini düşündü. Kimisi gerçekten döndü. Kimisi dönmeyi hayal ederek orada yaşlandı. Osmanlı Caddesi yavaş yavaş sessizleşti.

Bugün Boston’un kuzeyinde yürürken “Ottoman Street” diye bir tabelayla karşılaşmıyoruz. Walnut Caddesi sıradan bir Amerikan sokağı gibi görünüyor. Ama bu sokak, bir zamanlar Anadolu’dan çıkan insanların ayak izlerini taşıdı. O ayak izleri, yalnızca göçün değil, bir çağın ruhunun izleriydi. Gitmekle kalmak arasında sıkışmış insanların, yabancı bir ülkede kendi dünyasını kurma çabasının izleri.

Göçü yalnızca modern bir olgu gibi anlatmak, bu hafızayı silmek anlamına gelir. Oysa Amerika’ya giden Osmanlılar, bugünkü göç tartışmalarının temelinde duran bir deneyimi yaşadı. Entegrasyonun ne anlama geldiğini, geçicilik hissinin nasıl kalıcı bir hayata dönüştüğünü ve geride bırakılan memleketin insanın içinde nasıl büyüdüğünü onlar yaşadı.

Osmanlı Caddesi, bugün görünmüyor olabilir. Ama o cadde, hâlâ bizim hikâyemizin bir parçası. Çünkü göç, yalnızca gidenlerin değil, geride kalanların da hikayesi. Okyanusun ötesinde, Peabody’deki Ottoman Street’te, Osmanlı hatırası yaşamaya devam ediyor.  


Devamını Oku

Göstere Göstere Gelen Suikastla Öldürülen Sadrazam

Göstere Göstere Gelen Suikastla Öldürülen Sadrazam
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bir Suikastten Fazlası: Mahmut Şevket Paşa’nın Öldürülmesi 11 Haziran 1913 sabahı, İstanbul’da herkesin bildiği bir gerçek vardı: Sadrazam Mahmut Şevket Paşa’nın hayatı tehlikedeydi. İsimler konuşuluyordu, planlar fısıldanıyordu, hatta bazı uyarılar bizzat yapılmıştı. Buna rağmen Paşa, her zamanki gibi otomobiline bindi ve aynı güzergâhtan Babıali’ye doğru yola çıktı.

Birkaç dakika sonra Beyazıt’ta silahlar patladı. O gün asıl öldürülen yalnızca bir sadrazam değil, Osmanlı’da siyasetinin demokratikleşebileceğine dair son ümitler de yıkılıp gitti.

Mahmut Şevket Paşa, Osmanlı’nın son döneminde hem asker hem de devlet adamı kimliğiyle öne çıkan istisnai bir figürdü. 31 Mart ayaklanmasını bastıran Hareket Ordusu’nun komutanıydı ve bu rolü ona geniş bir toplumsal meşruiyet kazandırmıştı. Halk nezdinde “meşrutiyeti kurtaran paşa” olarak görülüyordu. Ordu içindeki ağırlığı tartışmasızdı. Ancak tam da bu özellikleri, onu İttihat ve Terakki açısından sorunlu bir aktöre dönüştürüyordu.

Paşa, ittihatçı değildi. Cemiyetle temas halindeydi ama hiçbir zaman onların hiyerarşisine tabi olmadı. Kendi ifadesiyle müstakil fikirliydi. Günlüklerinde ve yakın çevresine yaptığı değerlendirmelerde, İttihat ve Terakki’nin kadrolarını sığ düşünmekle suçladı. Trablusgarp Savaşı’nın uzatılmasının Balkan felaketine yol açacağını söylediğini yazdı. Yunanistan’la zamanında ittifak kurulabileceğini, bunun yapılmadığını belirtti. Dinlenmediğini fark ettiğini, buna rağmen yeterince ısrarcı olmadığı için vicdan azabı duyduğunu kayda geçirdi. Bu satırlar, Paşa’nın cemiyetle arasındaki mesafenin açık bir göstergesiydi.

31 Mart ayaklanması bastırıldıktan sonra İstanbul’da kurulan yeni düzen sertti. İdamlar yapıldı, sürgünler başladı. II. Abdülhamid tahttan indirildi. Bu süreç, İttihat ve Terakki’nin iktidarı nasıl kullandığını gösterdi. Buna rağmen Mahmut Şevket Paşa, bu sertliğin mimarı değil, uygulayıcısı olarak görülüyordu. Onun varlığı, yaşananların tamamının doğrudan ittihatçı kadrolara yazılmasını engelliyordu.

1913 Ocak’ında Babıali Baskını ile siyaset yeni bir eşiğe geçti. Hükümet silah zoruyla devrildi. Harbiye Nazırı Nazım Paşa öldürüldü. Sadrazam Kamil Paşa istifa ettirildi. Bu açık darbe, Osmanlı’da meşruiyet kavramını kökten sarstı. Tam da bu noktada Mahmut Şevket Paşa’nın sadrazamlığa getirilmesi, bir dengeleme hamlesi olarak görüldü. Hem içeride hem dışarıda tansiyonu düşürecek bir isme ihtiyaç vardı. Paşa bu rol için en uygun adaydı.

Ancak sadrazamlığı, Paşa’yı daha da yalnızlaştırdı. Harbiye Nazırlığı ile sadrazamlığı birlikte yürütmesi, onu fiilen devletin en güçlü adamı haline getirdi. Padişah Mehmed Reşad’ın bu durumdan rahatsız olduğu, ama itiraz edecek cesareti bulamadığı saray kayıtlarına yansıdı. Paşa’nın sert mizacı, hızlı adımlarla saray koridorlarında yürümesi, padişah üzerinde dahi baskı oluşturuyordu. Bu tablo, İttihatçı liderlerin de hoşuna gitmiyordu.

Bu sırada muhalefet cephesi yeniden hareketlendi. Babıali Baskını’yla iktidarı kaybeden çevreler, intikam arayışına girdi. Prens Sabahattin ve etrafındaki grup, İttihat ve Terakki’yi devirmek için bildiriler hazırladı, yabancı sefaretlerle temas kurdu. Ancak bu girişimler kısa sürede istihbaratın takibine takıldı. Satvet Lütfi, Ahmet Bedevi ve Damat Salih Paşa gibi isimler üzerinden yürüyen ağ çözüldü. Cemal Paşa, bazı isimleri bizzat uyardı. Tehlikenin yaklaştığını biliyordu.

İşte kritik kırılma noktası tam da buradaydı. Suikast hazırlıkları biliniyordu. İsimler tespit edilmişti. Saat ve gün ihtimalleri konuşuluyordu. Buna rağmen Mahmut Şevket Paşa’nın günlük rutininde neredeyse hiçbir değişiklik yapılmadı. Koruma tedbirleri artırılmadı. Paşa her gün aynı saatlerde, aynı güzergâhı kullanmaya devam etti. Bu durum, suikastten sonra sorulacak soruların da temelini oluşturdu.

11 Haziran 1913’te Beyazıt Çarşıkapı’da otomobiline açılan ateşle Mahmut Şevket Paşa öldürüldü. Kurşunlar otomobile yağdı. Yaverleri yaralandı. Paşa ağır şekilde vuruldu ve kısa süre içinde hayatını kaybetti. Osmanlı tarihinde ilk planlı siyasi suikast olarak kayda geçen bu olay, başkentte büyük bir sarsıntı yarattı. Ancak asıl sonuçlar, cinayetten sonra ortaya çıktı.

Yargı süreci son derece hızlı ilerledi. Suikastçılar kısa sürede yakalandı ve idam edildi. Damat Salih Paşa gibi hanedanla bağlantılı bir ismin dahi kurtarılamaması, gücün artık kimde olduğunu gösterdi. Cemal Paşa, padişahı açık biçimde zorladı. Sultan Mehmed Reşad’ın karşı koyacak gücü kalmamıştı.

Suikast, İttihat ve Terakki için siyasi bir fırsata dönüştü. Muhalefet neredeyse tamamen tasfiye edildi. Hürriyet ve İtilafçılar sürgüne gönderildi. Gazeteciler susturuldu. Sinop sürgünleri bu dönemin sembolü haline geldi. Refik Halit Karay, Burhan Felek ve Mustafa Suphi gibi birçok isim bu dalgadan etkilendi.

Bu tablo ister istemez şu soruyu gündeme getirdi: İttihatçılar bu suikasta göz mü yumdu? Eldeki belgeler doğrudan bir emir göstermiyor. Ancak suikastten kimin kazançlı çıktığına bakıldığında tablo netleşiyor. Mahmut Şevket Paşa ortadan kalktı. Bağımsız bir güç merkezi yok oldu. Muhalefet ezildi. İktidar dar bir kadronun elinde toplandı.

Paşa’nın ölümünden sonra Said Halim Paşa sadrazamlığa getirildi. Talat Paşa Dahiliye Nazırlığına, Cemal Paşa Bahriye Nazırlığına ve Enver Paşa Harbiye Nazırlığına geçti. Üç Paşalar dönemi bu şekilde başladı. Osmanlı siyaseti artık daha merkezi, daha sert ve daha tahammülsüz bir çizgiye girdi.

Mahmut Şevket Paşa suikastı, yalnızca bir devlet adamının öldürülmesi değildi. Suikast ve sonrasında yaşanan olaylar, Osmanlı’da siyasetin hangi yöntemlerle yürüyeceğinin ilanıydı. Beyazıt’ta sıkılan kurşunlar, imparatorluğun son yıllarına damga vuracak bir dönemin kapısını araladı. Bu yüzden Mahmut Şevket Paşa suikastı, hâlâ sadece bir cinayet olarak değil, bir kırılma anı olarak hatırlanıyor.

Devamını Oku

Kütahya’dan Washington’a: Orbán’ı Türkiye’ye Bağlayan 175 Yıllık Hafıza

Kütahya’dan Washington’a: Orbán’ı Türkiye’ye Bağlayan 175 Yıllık Hafıza
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bir lider televizyona çıkıp “Biz Kıpçak Türküyüz” dediğinde, çoğu kişi bunu güncel bir siyasi şov sandı. Avrupa Birliği üyesi bir ülkenin Türk Devletleri Teşkilatı’na gözlemci olarak katılması da benzer biçimde “çıkar hesabı” başlığı altında okundu. Oysa bazı cümleler yalnız bugünün manşetlerine ait olmuyor. Bazı cümleler, 175 yıl önce atılmış bir imzanın, açılmış bir kapının, tutulmuş bir sözün yankısı gibi geri dönüyor.

Macaristan Başbakanı Viktor Orbán Türkiye’ye geldiğinde yalnızca diplomatik protokol taşımıyor. Orsova sınırında başlayan bir iltica hikâyesini, Kütahya’da geçen bir misafirliği, Amerika’da Osmanlı’yı savunan konuşmaları ve Budapeşte’nin tam kalbinde yaşayan bir meydan adını da beraberinde getiriyor. Bugün “reelpolitik” diye tarif edilen ilişkinin altında, çoğu zaman gözden kaçan bir hafıza birikimi çalışıyor. Türkiye–Macaristan ilişkileri yalnız imzalanan anlaşmalarla değil, anlatılan ve hatırlanan hikâyelerle de şekilleniyor.

medya26

1849: Osmanlı Kapısı ve Avrupa’nın İki Süper Gücü

Osmanlı ile Macarlar arasındaki dostluğun hikâyesi, 1848–1849 Avrupa’sında başladı. Paris’te barikatlar kuruldu, Viyana’da öğrenciler sokaklara çıktı, Berlin ve Prag’da meydanlar kalabalıklaştı. Özgürlük, meclis, anayasa ve ulusal temsil talepleri yükseldi. Tarihçiler bu dönemi “Halkların Baharı” diye adlandırdı. Ancak bu dalga Macaristan’da daha sert bir sarsıntı yarattı. Çünkü Macarlar Avusturya İmparatorluğu’nun parçası olarak yaşıyor ve Habsburg düzenine karşı ulusal egemenlik talebini doğrudan siyasal kopuş hedefiyle birleştiriyordu.

Bu atmosferde Macarların önderi olarak Lajos Kossuth öne çıktı. 1802’de Monok’ta doğdu Kossuth. Asil ama yoksul sayılabilecek bir aileden geldi. Protestan eğitim geleneği içinde yetişti, hukuk eğitimi aldı. Onu belirleyen şey yalnız mesleği olmadı; kamusal söz kurma becerisi oldu.

1830’ların başında Macar Diyeti’nde (Meclis) önemli bir ayrıntı fark etti. Yönetim, meclis tartışmalarının yayımlanmasını istemedi. Reform fikirlerinin halka yayılmasından çekindi. Kossuth bu yasağı fiilen deldi. Toplantı notlarını derledi, çoğalttı ve ülke geneline yaydı. Bunun bedelini ödedi. 1837’de tutuklandı ve yıllarca hapiste kaldı.

Hapishane Kossuth’u siyasal olarak bitirmedi. Orada İngilizce öğrendi, kendini kültürel olarak geliştirdi, dış dünya ile bağ kurmanın yollarını aradı. 1840’ta affedildi. Hapisten çıktığında bir halk figürüne dönüştü. Gazetecilik yaptı, hitabetiyle geniş kitlelere seslendi. 1848 devrim dalgası Macaristan’a ulaştığında artık yalnız bir muhalif değildi; fiilî lider konumuna geçti. Önce maliye yönetiminde görev aldı, ardından savunma ve yürütme kararlarında etkili oldu. Kurumsal düzen çökerken sözü güçlü olan isim merkeze yerleşti.

Macar direnişi ilk aşamada başarılar kazandı. Bu durum Avusturya’yı endişelendirdi. 1849’da kritik hamle geldi. Avusturya, Rusya’dan yardım istedi. Çar I. Nikolay büyük bir kuvvetle müdahale etti. Bir yanda Avusturya, diğer yanda Rusya vardı. Macaristan iki büyük güç arasında sıkıştı. 1849 yazında yenilgi belirginleşti. Kossuth ve çevresindeki kadro için soru netleşti: Teslimiyet mi, sürgün mü?

Sürgünün kapısı Osmanlı sınırında açıldı. Kossuth ve beraberindekiler Orsova civarında Osmanlı topraklarına yöneldi. Bu adım yalnız Macarların değil, Osmanlı’nın da kaderini etkiledi. Rusya ve Avusturya bu kişileri “isyancı” olarak görüyordu. İade talebi diplomatik bir pazarlık gibi sunuldu ama arkasında açık bir savaş tehdidi vardı. İstanbul’a haber ulaştığında Babıali’de tartışma sertleşti. Devletin bekası ile sığınma geleneği karşı karşıya geldi.

Son sözü Sultan Abdülmecid söyledi. Sığınmacıların teslim edilmeyeceğini ilan etti. Bu karar, iki büyük güce aynı anda “hayır” demek anlamına geldi. Osmanlı yönetimi bu riski göze aldı. Ardından diplomasinin ikinci aşaması başladı. Mustafa Reşit Paşa, İngiltere ve Fransa’yı denge unsuru olarak sürece kattı. İngiliz kamuoyu Kossuth’a sempati duydu, basında özgürlük söylemi yükseldi, İstanbul’daki İngiliz diplomatik ağı yoğun biçimde çalıştı. Rusya ve Avusturya’nın baskısı tamamen ortadan kalkmadı ama doğrudan savaş ihtimali durduruldu.

Bu noktada hikâyenin iki yüzü ayrıştı. Haber kısmı, “Osmanlı devrimcileri kabul etti” diye yazıldı. Hafıza kısmı ise başka türlü çalıştı: Osmanlı, bir ulusun liderini idam sehpasından kurtardı.

Kütahya Yılları: Bir Konakta Yazılan Gelecek ve Kurulan Bağ

Kossuth ve grubu önce Vidin ve Şumnu’da tutuldu. 1850’de Kütahya’ya sevk edildiler. Bu karar hikâyeye yeni bir boyut ekledi. Kütahya dönemi, ilişkilerin duygusal altyapısını kurdu. Kossuth’un şehir dışına çıkmama şartı zorunlu ikamet anlamına geliyordu ama Kütahya sıradan bir tutulma alanına dönüşmedi.

Osmanlı yönetimi grubun iaşesini ve güvenliğini üstlendi. Yerel yönetime “şahsi misafirim” vurgusuyla talimat verdi. Kossuth bir konakta kaldı, ailesi yanına geldi, gündelik hayat aktı. Yerel halkla temas kuruldu. Politik iltica sosyal ilişkiye dönüştü.

Kossuth Kütahya’da Türkçe öğrendi, gramer notları tuttu, bahçeyle uğraştı. Mektuplarında Kütahya’nın havasını ve insanlarını anlattı. Bu ayrıntılar yalnız kişisel hatıra olarak kalmadı. Uluslararası ilişkilerde “yumuşak bağ” diye adlandırılan etki burada oluştu. Hükümetler değişti, çıkarlar değişti ama birlikte yaşanmış gündelik deneyim hafızaya yerleşti.

Kossuth’un Kütahya’da anayasa taslağı üzerinde çalışması bu bağın sembolik gücünü artırdı. Macar siyasal geleceği bir Anadolu şehrinde kurgulandı. Aynı dönemde bazı sürgünler Osmanlı’da kalmayı seçti. Józef Bem, Murad Paşa adını aldı, Richard Guyon, Hurşid Paşa olarak Osmanlı ordusunda görev yaptı. 1853’te Kırım Savaşı başladığında bu kadrolar Rusya’ya karşı savaştı. Osmanlı, sığınmacıları yalnız korumadı; onları siyasal ve askerî kapasitenin parçası hâline getirdi.

Orbán’ın Cümlesi: Reelpolitik mi, Hafıza mı, İkisi Birden mi?

Bugün Viktor Orbán’ın Türkiye ile kurduğu ilişki çoğu zaman güncel çıkarlar üzerinden okunuyor. Bu okuma pratik bir açıklama sağlıyor ama bağlamı daraltıyor. Orbán, Macar ulusal tarihindeki sembolleri özellikle kullanıyor. Kossuth bu sembollerin merkezinde duruyor.

Bir bakış açısı bu söylemi kimlik siyaseti olarak okuyor. “Turan” ve “Türk akrabalığı” vurgusu, Orbán’ın iç politikada alternatif aidiyetler kurmasına yardımcı oluyor. Avrupa Birliği ile gerilim yaşandığında bu söylem dış politikada manevra alanı açıyor.

Başka bir bakış açısı ise daha derine iniyor. 19. yüzyılda Macar entelektüel dünyasında “Biz kimiz?” sorusu soruluyor, Doğu kökeni tartışmaları yapılıyor, Türkoloji çalışmaları yürütülüyor. Turan fikri bu zeminde ortaya çıkıyor. Kossuth’un Osmanlı’ya sığınması ve Kütahya’da yaşananlar, bu teorik arayışı duygusal bir hafızaya dönüştürüyor.

Muhtemelen gerçek tablo bu iki okumanın birleşiminden oluşuyor. Orbán hem çıkar hesabı yapıyor hem de toplumda karşılığı olan tarihsel sembolleri kullanıyor. Kütahya’daki Kossuth Evi’nin müze olarak yaşaması, Macar heyetlerinin düzenli ziyaretleri ve restorasyon destekleri bu hafızanın canlı kaldığını gösteriyor.

Bugün Türkiye–Macaristan ilişkileri NATO oylamalarında, AB tartışmalarında ve ekonomik iş birliklerinde kendini gösteriyor. Ama bu yakınlığın arkasında 1849’da Osmanlı sınırında alınan bir karar duruyor.

Şimdi şu soruyu sormak gerekiyor: Bugünün dünyasında bir devlet, iki büyük gücün baskısına rağmen “Bana sığınanı vermem” diyebilir mi? Uluslararası hukuk, mülteci rejimleri ve kamuoyu baskısı var. Ama aynı zamanda tarih var, hafıza var ve uzun vadeli sonuçlar var.

Orbán’ın Türkiye ziyareti yalnız bugünün pazarlıklarıyla açıklanınca resim eksik kalıyor. Orsova sınırında başlayan yolculuk, Kütahya’daki konak, Amerika’daki teşekkür konuşmaları ve Budapeşte’deki meydan adı bugünün diplomasisine arka plan oluşturuyor. Diplomasi bazen imzayla ilerliyor, bazen protokolle; ama çoğu zaman toplumların birbirine anlattığı hikâyelerle yaşıyor.

Bu yüzden Türkiye–Macaristan ilişkilerini anlatırken iki şeyi birlikte düşünmek gerekiyor: Güncel çıkarları soğukkanlı biçimde görmek ve tarihin bıraktığı hafızayı görmezden gelmemek. Orbán Ankara’ya yalnız bugünün başbakanı olarak gelmedi; Macar ulusal anlatısında Osmanlı’nın açtığı kapının bugüne taşınmış izleriyle de geldi, geliyor. Ve belki de asıl mesele tam burada duruyor: Tarihte alınan bazı insani kararlar, yüzyıllar sonra bile siyaset üretmeye devam ediyor.


Devamını Oku

YASSIADA BAŞKANLIĞINI REDDEDEN YÜKSEK HAKİM

YASSIADA BAŞKANLIĞINI REDDEDEN YÜKSEK HAKİM
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bir sabah size devletin en tepesinden bir teklif geldiğini düşünün. “Bu davaya sen bakacaksın” deniyor. Ama dosyayı açtığınız anda şunu görüyorsunuz: Mahkeme, sanıklar için sonradan kurulmuş. Kararlar temyize kapalı. Sonuç ise baştan belli. İmzanız, hukuka aykırı bir süreci meşru gösterecek. Reddederseniz yalnız kalacaksınız. Kabul ederseniz tarihe geçeceksiniz; ama nasıl bir tarihe? 1960 yazında Yargıtay Birinci Başkanı Recai Seçkin tam olarak bu soruyla karşı karşıya kaldı. Ve herkesin “evet” dediği yerde, tek başına “hayır” dedi.

27 Mayıs 1960 askeri müdahalesi, yalnızca bir hükümetin devrilmesi değil, aynı zamanda Türkiye’de hukukun sınandığı en sert kırılmalardan biriydi. O gün tanklar sokaklara çıktığında, Meclis dağıtıldığında, seçilmiş bir iktidar görevden uzaklaştırıldığında, asıl büyük sınav yargının önüne geldi. Çünkü siyasetin sustuğu yerde konuşması beklenen şey hukuktur. Ne var ki 27 Mayıs sonrasında konuşan hukuk değil, hukukun yerine ikame edilen bir irade oldu. Yassıada’da kurulan ve adına “Yüksek Adalet Divanı” denilen mahkeme, tam da bu iradenin ürünüydü. 

Bu mahkemenin başına kimin getirileceği meselesi ise, Türk hukuk tarihinin en öğretici kırılma anlarından birini barındırıyor. Çünkü Milli Birlik Komitesi, Demokrat Partilileri yargılayacak mahkemenin başkanlığı için önce Yargıtay Birinci Başkanı Ahmet Recai Seçkin’i düşündü. Seçkin, mesleki kıdemi, akademik birikimi ve uluslararası hukuk eğitimiyle bu göreve “en uygun” isimdi. Ama o, bu görevi reddetti. Sıradan bir reddediş değildi bu. Gerekçesi nettir, kesindir ve tarihe not düşecek cinstendir: “Bu mahkeme hukuka aykırıdır.”

Recai Seçkin’in bu tavrını anlamak için dönemin atmosferini iyi kavramak gerekir. 27 Mayıs’tan sonra ülkede fiili bir olağanüstü hal vardı. Milli Birlik Komitesi yasama ve yürütme yetkilerini elinde toplamıştı. Üniversiteler, basın ve yargı üzerinde yoğun bir baskı hissediliyordu. Darbe, neredeyse tüm aydın çevreler tarafından alkışlanmış ve hukuki meşruiyet tartışmaları bastırılmıştı. İşte tam bu ortamda, yargının en tepesindeki isimden beklenen, yeni düzene uyum sağlamasıydı. Ama Recai Seçkin, tam tersini yaptı.

Yassıada Mahkemesi, suçların işlendiği iddia edilen tarihten sonra kurulmuştu. Bu durum, hukukun en temel ilkelerinden biri olan tabii hâkim ilkesinin açık bir ihlalidir. Tabii hâkim ilkesi şunu söyler: Bir kişi, fiilin işlendiği tarihte mevcut olan, yetkisi önceden belirlenmiş ve kişiye göre özel olarak kurulmamış bir mahkemede yargılanabilir. Yani mahkeme, sanık için sonradan inşa edilemez. Yassıada Mahkemesi ise tam olarak bunun örneğini oluşturuyordu. Demokrat Parti yöneticilerini yargılamak için özel olarak kurulmuş, kararları temyize kapalı, siyasi iradenin gölgesi altında bir yapıydı.

Recai Seçkin, bu gerçeği görmezden gelmedi. Kendisine teklif edilen mahkeme başkanlığı görevini kabul etmesi hâlinde, hukuka aykırı bir yapının meşruiyetine katkı sunacağını biliyordu. Hukukçu kimliğiyle, “Ben bu mahkemeye başkanlık edersem, bu mahkeme hukukidir” algısının doğacağını da fark etmişti. Bu yüzden reddetti. Sessizce değil, gerekçesiyle reddetti. O anda belki alkış almadı, belki yalnız kaldı ama tarihe kalacak bir çizgi çizdi.

Seçkin’in reddettiği bu görev, Yargıtay Birinci Ceza Dairesi Başkanı Salim Başol tarafından kabul edildi. Başol’un daha sonra yaptığı açıklamalar, Yassıada Mahkemesi’nin niteliği konusunda kendisinin de tereddütleri olduğunu gösterdi. Uğur Mumcu’ya verdiği söyleşide, mahkemenin bir “ihtilal mahkemesi” olarak görülmesinden endişe ettiğini ve Adnan Menderes’in ilk duruşmada “Sizi tanımıyorum” demesinden korktuklarını açıkça anlattı. Bu itiraf, Yassıada yargılamalarının nasıl bir psikolojiyle yürütüldüğünü anlamak açısından son derece çarpıcıydı.

Ancak burada belirleyici fark şuydu: Biri bu yapının başına geçmeyi reddetmişti, diğeri kabul etmişti. Hukuk tarihi de zaten bu farklar üzerinden yazıldı. Recai Seçkin, reddedişiyle; Salim Başol ise kabul edişiyle anıldı.

Seçkin’in duruşu yalnızca Yassıada ile sınırlı kalmadı. 6 Eylül 1960’ta, yani darbeden sadece birkaç ay sonra, Yargıtay’da adli yıl açılış konuşmasını yaptı. Üstelik salonda Devlet Başkanı sıfatıyla Cemal Gürsel oturuyordu. O gün birçok kurum ve kişi darbeden övgüyle söz ederken, Seçkin konuşmasında 27 Mayıs’a dair tek bir övgü cümlesi kurmadı. Demokrat Parti’ye saldırmadı, yeni yönetime methiyeler dizmedi. Bunun yerine hukuk konuştu.

Kuvvetler ayrılığını anlattı. Yargının yürütmeden bağımsız olması gerektiğini vurguladı. Hâkimlerin karar verirken hiçbir makamdan talimat almaması gerektiğini söyledi. Adalet Bakanlığı’nın yargı mekanizması üzerindeki etkilerini eleştirdi ve yargının kendi kendini yöneten bir kurul tarafından idare edilmesi gerektiğini dile getirdi. Bugün “Hâkimler ve Savcılar Kurulu” tartışmalarında hâlâ konuşulan pek çok başlık, Seçkin’in 1960’ta kurduğu cümlelerde zaten mevcuttu.

Daha da önemlisi, adalet ile ekonomi arasındaki ilişkiye dikkat çekti. Adalete güvenin olmadığı bir ülkede ne sermayenin ne emeğin huzur bulacağını söyledi. Hukukun sadece ahlaki değil, aynı zamanda iktisadi bir zorunluluk olduğunu ifade etti. Bu yaklaşım, darbe sonrası “önce düzen” söyleminin tam karşısında duran bir hukuk anlayışıydı.

Konuşmasının en çarpıcı bölümlerinden biri ise hâkimlik teminatına dair söyledikleriydi. Hâkimin, verdiği karar nedeniyle korku yaşamaması gerektiğini, aksi halde adaletin çökeceğini anlattı. Bunu da tarihsel örneklerle pekiştirdi. Fatih Sultan Mehmet ile mimar arasında geçtiği anlatılan dava hikâyesi ve II. Abdülhamid döneminden aktarılan mahkeme anlatısı, hikâyelerin tarihsel doğruluğundan bağımsız olarak, tek bir fikri vurguluyor: Adaletin önünde sultan dahi olsa herkes eşittir.

Recai Seçkin’in bu konuşması bugün hâlâ Yargıtay’ın resmî sitesinde duruyor. Bu bir tesadüf değil. Çünkü bu metin, yargının kendi vicdanına yazdığı bir not gibi. Her dönemde açılıp okunabilecek bir hatırlatma.

Seçkin, bu duruşunun bedelini ağır şekilde ödememiş olabilir. Tutuklanmamış, sürgün edilmemişti. Ama o günün şartlarında, böyle bir reddiyenin ve böyle bir konuşmanın ciddi bir risk taşıdığı açıktı. Herkesin hizaya girdiği bir ortamda ayağa kalkmak, çoğu zaman sessizce dışlanmayı göze almak demekti.

Bugün Yassıada yargılamalarına bakıldığında, verilen idam kararlarının hukuki niteliği hâlâ tartışma konusudur. Ama tartışmasız olan bir şey var: O mahkemenin başına geçmeyi reddeden bir yüksek hâkim var ve o hâkim, hukukun çizgisini siyasetin çizgisinden ayırmayı başardı. 

Recai Seçkin, belki bir davanın seyrini değiştirmedi. Adnan Menderes ve arkadaşlarının akıbetini durduramadı. Ama hukukun onurunu kurtaran bir cümle kurdu. Bazen tarih, sonucu değil, tavrı kaydeder. Seçkin’in mirası da tam olarak budur.

İnsan nasıl hatırlanmak istiyorsa, öyle yaşamalı denir. Kimi gücüyle, kimi korkusuyla, kimi de vicdanıyla anılır. Recai Seçkin, vicdanıyla anılanlardan biri oldu. Bu da bir hukukçunun ulaşabileceği en yüksek mertebelerden biridir.


Devamını Oku