Türkiye Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Locası’nın eski Büyük Üstadı Prof. Dr. Remzi Sanver kısa bir süre önce gözaltına alınıp tutuklandı. Suçlamalar ağır. Suç örgütü kurmak, dolandırıcılık, kara para aklama. Remzi Sanver, Cumhuriyet tarihinde tutuklanıp cezaevine gönderilen üçüncü mason büyük üstadı oldu.
İlk iki üstadın hikayesi de çok ilginç. Biri yargılanıp idam edildi, diğeri 27 Mayıs darbesinden sonra tutuklanıp Yassıada’ya gönderildi. Kariyerlerinin zirvesini de gördüler, hapishanenin soğuk duvarlarını da. Üç adam, yüz yıl, tek ortak nokta. Devletin zirvesinde olmak, bir ezoterik cemiyetin lideri olmak ve bir gün hapishaneyle tanışmak.
Kimdi bu mason üstadları? Hangi görevlerde bulundular, neden hapse atıldılar, akıbetleri ne oldu? Bu hikayeyi anlatacağım bu programda, başından sonuna. Belgelerle, tanıklıklarla, tarihsel kayıtlarla. Ayrıca bunların dışında masonlarda büyük krize neden olan iki olayı aktaracağım.
Beğeni, yorum, abonelik, bildirim zilini açmanız ve Rubicon Tarih’e abone olmanız hatırlatmamı yapayım, programa geçelim.
Hapse atılıp yargılanan ilk mason üstadı ile başlayacağım ama, kısa süre önce tutuklanan Remzi Sanver’in Habetürk Televizyonu’nda Fatih Altaylı’nın Teke Tek adlı programında yaptığı açıklamalara kısaca değinmek istiyorum. Sanver, Altaylı’nın Atatürk’ün mason localarını neden kapattığına dair sorusunu cevapladı programda.
Sanver açıklamalarının devamında, masonluğun Türkiye’de kapatılmadığını, fakat bu gelen bilgi üzerine kendi kendisini kapattığını savunuyor.
Hatta o zamanın mason yöneticilerinin bir açıklama yaptığını ve “Bizim umdelerimiz ifadesini Cumhuriyet Halk Partisi’nde bulduğundan biz kendimizi kapatıyoruz” dediklerini belirtiyor. İkinci Dünya Savaşı bittikten sonra çalışmalarına tekrar başladıklarını ve mallarını geri aldıklarını kaydediyor. Ve şunları ekliyor Sanver: “Ama bunu Atatürk’ün bir masonluğa karşıtlığı olarak görmek mümkün değildir. Aslında mesela 1930’da dünyadaki muhtelif masonların bir toplantısı İstanbul’da yapıldığında bu toplantı Atatürk’e saygılarını sunuyor. Atatürk başarı dileklerini gönderiyor. Yani Atatürk’ün bir mason karşıtlığının olmuş olması halinde zaten bu süreç 1935’e kadar da sürmezdi.”
Sanver’in Atatürk’ün mason karşıtı olmadığını savunurken kullandığı argümanlar bu şekilde. Habertürk’te katıldığı programın bu kesitinin linkini açıklama kısmında vereceğim, ona da bakabilirsiniz.
Sanver’in 1930’da İstanbul’da yapıldığını ifade ettiği dünya masonlarının toplantısından sadece 4 yıl önce yaşanan çok ilginç bir olay var. Yer Ankara. İstiklal Mahkemesi. Sanık kürsüsünde, Osmanlı Maşrık-ı Azamı’nın yani Büyük Mason Locası’nın eski Büyük Üstadı ve eski Maliye Bakanı olan Cavid Bey var. Atatürk’e suikast davasının sanıklarından biri de Cavid Bey’di.
Peki kimdi Cavid Bey? Biyografisine bir bakalım. Selanik 1875 yılında çok farklı bir şehirdi bugünkünden. Osmanlı İmparatorluğu’nun en kozmopolit limanlarından biriydi. Yahudiler, Rumlar, Türkler, Ermeniler, hepsi bir arada yaşıyordu. İşte bu şehirde dünyaya geldi Mehmed Cavid Bey. Babası Receb Naim Efendi bir tüccardı. Aile Dönme kökenli, yani Yahudi asıllı ama Müslüman olmuş Sabetaycı bir cemaattendi. Bu detay ileride çok önemli olacaktı. On yaşındayken babasını kaybetti Cavid. Çok erken bir yaşta yetim kaldı. Selanik’te eğitim aldı önce. Sonra İstanbul’a gitti. Mekteb-i Mülkiye’ye girdi. Bu okul Osmanlı’nın en seçkin bürokratlarını yetiştiriyordu.
Liberal ekonominin tutkulu bir savunucusu oldu mezuniyetinden sonra. Devlet müdahalesini minimum seviyede istiyordu ekonomide. Serbest piyasaya inanıyordu. Türk iş adamlarının gelişmesi gerektiğini düşünüyordu. Ülkenin Batı’yla entegre olması gerektiğini savunuyordu. Kapitülasyonları kaldırmak için mücadele verdi yıllarca. Kapitülasyonlar neydi? Yabancı ülkelere verilen ekonomik ayrıcalıklardı. Osmanlı topraklarında Avrupalı tüccarlar vergi ödemiyordu mesela. Ulusal çıkarları önemsiyordu Cavid ama yöntemi liberalizmdi. Batı rasyonalizmi ve modernizmle harmanladı bu ulusalcılığı.
Peki ya siyasi kariyeri? İttihat ve Terakki döneminde Maliye Nazırı oldu. Yani bugünkü Maliye Bakanı. Osmanlı İmparatorluğu’nun son nefeslerinde çökmekte olan bir ekonomiyi yönetmek zorundaydı. Kolay değildi bu. Birinci Dünya Savaşı yıllarında bu görevi sürdürdü. Ülkenin bütçesini yönetti. Borçlarını yönetti. Vergi sistemini düzenledi. Zor yıllardı. Para yoktu. Savaş vardı. Ölüm vardı her yerde. İmparatorluk yıkılırken Cavid Bey maliyeyi yönetiyordu.
Ama bir şey daha vardı hayatında. Gizli bir şey. Bir sabah işe giderken, bir akşam evine dönerken, kimsenin bilmediği bir dünyası vardı Cavid Bey’in. Masonlukla tanıştı genç yaşlarında. İspanyol Obediyansına bağlı Perseverancia Locası’nda tekris oldu. Tekris olmak ne demek? Mason olmanın ilk adımı. Bir başlangıç. Onsekizinci yüzyılda Osmanlı topraklarına girmişti Masonluk. Entelektüel elitlerin ilgi alanıydı. Kendini evrensel kardeşlik olarak tanımlıyordu. Akıl, bilim, hoşgörü prensiplerini savunuyordu. Ama kapalı bir yapıydı. Ritüelleri vardı. Sembolleri vardı. Dereceleri vardı.
Kim üye kim değil, locada ne konuşuluyor, bunlar dışarıya kapalıydı hep. İşte bu kapalılık Masonluğun “gizli güç” olarak algılanmasına neden olmuştu yüzyıllardır. Cavid Bey hızla yükseldi bu yapı içinde. Yeteneği ve entelektüel birikimi onu öne çıkardı. Haziran 1916’da kritik bir hadise oldu. Dönemin Büyük Üstadı Faik Süleyman Paşa Kafkas Cephesi’nde şehit düştü. Yerine kim seçildi? Cavid Bey. Büyük Üstatlık makamına yükseldi böylece. Bu makam ne anlama geliyordu? Sadece sembolik bir liderlik değildi. Loca içinde yargı yetkisini denetleyen, disiplini sağlayan, kuralları koruyan en yüksek otoriteydi. Türkiye Masonluğunun zirvesiydi.
1918’e kadar sürdürdü bu görevi. Yani Birinci Dünya Savaşı’nın en kritik yıllarında iki rolü vardı aynı anda. Bir yanda Osmanlı İmparatorluğu’nun maliyesini yönetiyordu. Savaş bütçeleri yapıyordu. Borç ödemeleriyle uğraşıyordu. Diğer yanda Türk Masonluğunun zirvesinde oturuyordu. Locanın en yüksek yetkilisiydi. Uluslararası ağlarla bağlantısı vardı. İki dünya tek bir insanda kesişiyordu. Bunu düşünün bir. Gündüzleri devletin parasını yöneten adam, geceleri gizli bir cemiyetin ritüellerini yönetiyordu.
Savaş bitti sonunda. İmparatorluk yıkıldı. Anadolu’da yeni bir devlet doğuyordu. Peki Cavid Bey ne yaptı? Köşesine mi çekildi? Geçmişte mi kaldı? Hayır. Tam tersine aktif kalmayı seçti. 1921 yılında Londra Konferansı toplandı. Sevr Antlaşması’nın değiştirilmesini görüşmek için. Ankara hükümeti bir heyet gönderdi oraya. Cavid Bey de bu heyette yer aldı. Neden onu aldılar? Çünkü ekonomi ve maliye konularında Türkiye’nin en deneyimli ismiydi. Uluslararası finans çevrelerini tanıyordu. Diplomasi biliyordu. İngilizce konuşuyordu. Avrupalı bankerleri tanıyordu.
Konferans 1922’de sonuçsuz bitti. Lausanne’da devam edecekti görüşmeler. Cavid Bey Türkiye’ye döndü o yıl. Yeni Cumhuriyet’le çalışmaya istekli görünüyordu. Ankara hükümetini temsil etmişti sonuçta. Ama farkında olmadan tehlikeli bir zemine giriyordu belki de. Çünkü eski rejimin önemli bir figürüydü. İttihatçıydı. Mason Büyük Üstadıydı. Liberal ekonomiye olan inancı yeni Cumhuriyet’in kurmaya çalıştığı devletçi, ulusalcı ekonomik modelle taban tabana zıttı. Dönme kökenli olması şüpheleri iki katına çıkarıyordu. Hem etnik hem ezoterik olarak “öteki” kategorisine giriyordu.
Yeni rejim geçmişle bağlarını kesmeye kararlıydı. Eski elitleri temizlemek istiyordu. İdeolojik saflığını korumak istiyordu. Ve Cavid Bey o geçmişin canlı bir sembolüydü işte. 1926 yılı gelip çattı. Haziran ayı. İzmir’de Mustafa Kemal Atatürk’e yönelik bir suikast girişimi haber alındı. Kemeraltı semtinde bir pusu kurulacakmış. Atatürk’ün geçeceği yolda suikastçılar bekleyecekmiş. Haber sızdı. Suikast gerçekleşmedi. Ama hükümet harekete geçti hemen. Eski İttihatçılar hedef alındı. Geniş çaplı tutuklama dalgası başladı. İstiklal Mahkemeleri kuruldu. Hızlı yargılama yapılacaktı.
Cavid Bey de tutuklananlar arasındaydı. Osmanlı’nın Maliye Bakanıydı, Londra Konferansı’nda Ankara’yı temsil etti ama o da nihayetinde İzmir suikastı sanıklarından biri oldu. İstiklal Mahkemelerinin önüne çıktı Cavid. Yargılama başladı 10 Ağustos’ta. Hızlı çalıştı mahkeme. 26 Ağustos 1926’da karar verildi: İdam. Savunmasında şöyle dedi Cavid Bey: “Hiçbir şeyden haberim yok. Hayatta kağıt değil milyonlarca altın ile oynayan benim gibi bir adamın bugün dikili bir taşı yoktur. Şimdi karar sizin ve yüksek heyetininizindir. Vereceğiniz karar Mesut zamanlarınızda bir soru işareti şeklinde vicdanınızı rahatsız etmesin. Sözlerime inanmış iseniz, pekala. İnanmamış iseniz ne yapayım, mukadderat. Elli bir yaşındaydı. 26 Ağustos 1926 günü Ankara’da idam edildi.
Ölümü beklerken zindan hücresinde ne yaptı peki? Kalem kağıt istedi. Eşine mektuplar yazdı. İki yaşındaki oğlu Osman Şiar’a mektuplar yazdı. Bu mektuplar yıllar sonra basıldı. “Zindandan Mektuplar” ve “Şiar’a Mektuplar” adıyla.
İki yaşındaki çocuk babasını bir daha görmedi. Hüseyin Cahit Bey yetiştirdi onu daha sonra. Babasız büyüdü. İdam sonrası naaşı gizlendi Cavid Bey’in. Mezarının yeri kimseye söylenmedi. Neden böyle bir şey yapıldı? İki olası sebep var. Birincisi mezarın ziyaret edilip bir anıt haline gelmesini önlemekti. İkincisi infazdan duyulan bir rahatsızlıktı belki de. Rejimin içinde bile tartışma vardı bu karar hakkında. Mezarın gizlenmesi bunu gösteriyordu. Mezarı ancak 1950’lerde bulundu. Nasıl? Eşi Aliye Hanım ve dönemin Cumhurbaşkanı Celâl Bayar’ın çabalarıyla. Cebeci Asri Mezarlığı’na nakledildi.
Bu çok önemli bir detaydı. Çünkü 1950’de Demokrat Parti iktidara gelmişti. Liberal ekonomiye daha yakın duruyordu Demokrat Parti. Cavid Bey’in mezarını bulmak ve düzgün bir yere nakletmek bir nevi itibar iadesiydi. Geçmişle hesaplaşmaydı. Celâl Bayar’ın bizzat bu işe dahil olması tesadüf değildi. Cavid Beyiin savunduğu liberal değerlere Demokrat Parti daha yakındı. Yirmi dört yıl sonra yapılan bu hareket ne anlama geliyordu? Belki de 1926’daki kararın yanlış olduğunun kabulüydü. Ya da en azından tartışmalı olduğunun.
Tarihçiler bugün bile tartışıyor bu olayı. Bir kesim şunu söylüyor: Cavid Bey gerçekten suikast planına dahildi. Eski İttihatçı bağlantıları vardı. Yeni rejime muhalefet içindeydi. Cezasını hak etti. Diğer kesim şunu söylüyor: Bu siyasi bir tasfiyeydi. Suikast sadece bahaneydi. Liberal görüşleri onu hedef yaptı. Dönme kökeni onu hedef yaptı. Mason Büyük Üstadı olması onu hedef yaptı. Yeni rejim eski elitleri temizliyordu. Bu tartışma hala mevcut. Masonlar için de hala üzüntü ile hatırladıkları bir olaydır Cavid Bey’in idamı.
Gelelim ikinci mason büyük üstadına. Yıl 1960. Ahmet Salih Korur. Bürokrasinin Gizli Lideri. Cavid Bey’in idamından 35 beş yıl sonra başka bir hikaye başlıyor. Farklı bir dönemde. 1905 yılında İstanbul’da doğdu Ahmet Salih Korur. Topkapı Askeri Rüştiyesi’nde okudu. Milli Mücadele yıllarında Ankara’da askeri fabrikalarda çalıştı. Genç bir vatanseverdi. Yeni Cumhuriyet’in kuruluşuna tanık oldu. 1925’te memuriyete başladı. Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü’ne girdi. Sessiz bir adamdı. Çalışkandı. Yetenekliydi. 1935’te Ankara Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Eğitimini tamamlarken aynı zamanda çalışıyordu. Adnan Menderes ile aynı yıllarda okudu Ankara Hukuk Fakültesi’nde.
Kariyer basamaklarını tırmandı sabırla. Dikkat çekmeden ama etkili bir şekilde. 1946’da Toprak ve İskân İşleri Genel Müdürü oldu. Toprak reformu, iskân politikaları gibi önemli konularla ilgilendi. Ama asıl sıçraması 1950’de geldi. O yıl yapılan seçimlerde Demokrat Parti iktidara geldi. Tek parti dönemi sona erdi. Çok partili hayat başladı. Ve Korur Başbakanlık Müsteşarlığı’na atandı. Bu görev ne anlama geliyordu? Başbakanlık Müsteşarı hükümetin tüm operasyonel işlerinin koordinatörüydü. Başbakan Adnan Menderes’in en yakın idari yardımcısıydı. Her gün görüşüyorlardı. Bakanlıklar arası koordinasyon onun masasından geçiyordu.
Bütçe onun masasından geçiyordu. Personel işleri onun masasından geçiyordu. Her şey onun masasından geçiyordu. Devletin çarkları onun eliyle dönüyordu adeta. Ama dahası vardı. Korur iki kez Milli İstihbarat Teşkilatı Direktörlüğü’ne vekalet etti. Hizmet Reisi denilirdi o zamanlar bu göreve. Devletin en gizli bilgilerine erişimi vardı. Ulusal güvenlik sırlarını biliyordu. Hem bürokrasinin zirvesi, hem istihbaratın başı. Bunu hayal edin bir. Devletin en tepesinde sadece bir idareci değilsiniz. Aynı zamanda güvenlik aygıtının da parçasısınız. “Menderes’in görünmez eli” denilirdi Korur’a. Sessizdi ama çok güçlüydü.
On yıl boyunca bu görevde kaldı. 1950’den 1960’a kadar. Demokrat Parti iktidarının tüm kritik kararlarında Korur vardı arka planda. Tüm hassas işlerinde Korur vardı. Her şeyi biliyordu. Her şeyi görüyordu. Peki ya Masonluk? Korur’un da Mason olduğu biliniyor tarihsel kayıtlardan. 1955-1960 yılları arasında Büyük Üstat olarak görev yaptı. Ama Cavid Bey’den çok farklı bir dönemdi bu. 1926’daki infazdan sonra Türkiye Masonluğu daha içe kapanmıştı çünkü. 1935’te “Büyük Şark” dergisi kapanmış, örgüt uzun süre uykuya yatmıştı.
Tam bu noktada, programı ilgisini çekeceğini düşündüğünüz bir arkadaşınızla paylaşmanız çok hoş olur. Teşekkür ederim. Evet, siyasi baskı vardı. Tek parti dönemi sivil toplum örgütleri kapatılmış ya da kendileri faaliyetlerine son vermişti. 1948’de tekrar canlanmaya başladı Masonluk. Ama çok daha gizli, çok daha temkinliydi. Korur’un Mason kimliği Cavid Bey kadar görünür değildi. Ama biliniyordu. Devletin en tepesinde hem idari hem istihbarat erkini elinde tutan bir bürokrat aynı zamanda bir ezoterik cemiyetin en yüksek yetkilisiydi. Cavid Bey’in Maliye Bakanı, Korur’un Başbakanlık Müsteşarı idi. İki isim de devlet aygıtının yürütme gücünün tam merkezindeydi. İki isim de üst düzey Mason liderdi.
Bu Masonluğun Türkiye’deki siyasi sistem içinde sadece entelektüel bir rol oynamadığını gösteriyordu. Yürütme gücü açısından da merkezi bir konumdaydı. Ama bu güç siyasi kırılma anlarında risk demekti. 27 Mayıs 1960 sabahı geldi çattı. Türkiye’nin siyasi tarihine derin bir yara açan gün. Türk Silahlı Kuvvetleri harekete geçti gece yarısı. Askeri darbe başladı. Başbakan Adnan Menderes, Kütahya’da tutuklandı. Cumhurbaşkanı Celal Bayar ise Ankara’da tutuklandı. Bakanlar tutuklandı. Milletvekilleri tutuklandı. Hepsi gözaltına alındı.
Ama darbe sadece siyasileri hedef almadı. Beraberinde üst düzey bürokrasiyi de tasfiye etti. Çünkü bürokrasi Demokrat Parti iktidarının omurgasıydı. Ve Ahmet Salih Korur darbenin olduğu gün görevinden alındı. Tam olarak 27 Mayıs 1960 tarihinde. Resmi açıklama şöyleydi: “Emekli oldu.” Ama bu bir askeri tasfiyenin diplomatik ifadesiydi. Korur gözaltına alındı. Tutuklandı. Yassıada’ya gönderildi. Yassıada’da kurulan mahkemeler Demokrat Parti dönemi yöneticilerini yargıladı. Menderes ve iki bakanı idam edildi. Diğerleri çeşitli cezalar aldı. Korur’a yönelik suçlama neydi? Örtülü ödenek harcamalarını usulsüz kullanmak.
Başka bir şey yoktu resmi iddianamede. Demokrat Parti’nin en güçlü bürokratıydı. On yıl boyunca devleti yönetmişti fiilen. İstihbarat sistemine hakimdi. Devletin en gizli sırlarını biliyordu. Örtülü ödenek davasında Menderes ile birlikte yargılandı. Yargılandığı tek dava buydu. Menderes, örtülü ödenekteki harcamaların sorumluluğunun Korur’da olduğunu söyledi. Korur ise harcamalardan Menderes’in haberdar olduğunu belirterek savunma yaptı. Menderes’le aynı cezaya çarptırıldı, 5 yıldan 10 yıla kadar hapis ve memuriyetten men. 2 yıl 11 ay mahkum kaldı ama ve hapis müddetini şeker hastalığı nedeniyle Ankara Gülhane Hastanesinde geçirdi. Fiziksel infaz olmadı. Cavid Bey gibi idam edilmedi. Ama kariyeri bitti. İtibarı zedelendi. Devlet hizmetinden uzaklaştırıldı.
Askeri cuntanın hazırladığı bir listeyle bir gecede kariyeri sonlanmıştı. Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası’nın kayıtlarına göre, Ahmet Salih Korur, Büyük Daimî Heyet kararı ile 27 Mart 1973’de tekrar Masonluğa döndü ve İstanbul’da Pınar Locasına katıldı. 2 Şubat 1982’de öldü Korur. Medyada büyük yankı uyandırmadı ölümü. Sessiz bir ölümdü. Unutulmuş bir isimdi artık. Ama hikayesi önemliydi. Çünkü Cavid Bey’le benzerlikler çok fazlaydı. İki isim de sivil iktidarın en güçlü pozisyonlarını işgal etmişti. İki isim de devlet aygıtının yürütme gücünün merkezindeydi. İki isim de Mason Büyük Üstadıydı. Ve iki isim de siyasi kırılma noktalarında tasfiye edilmişti.
Remzi Sanver’e gelmeden önce, Masonların 1960’larda ve sonrasında yaşadığı iki büyük krizi de anlatayım.
İlki Demirel’e verilen Mason değildir belgesinden sonra, Masonların ikiye bölünmesi olayı. 1964 yılı. Adalet Partisi genel kurulu yapılacak. Ragıp Gümüşpala’dan sonraki yeni genel başkan seçilecek. 1600 delegenin masasında bir belge var. Süleyman Demirel’in mason locası üyelik belgesi. Altında bir not: “Biz tanıdık siz de tanıyın.” Bu belge Türkiye Masonluğunu ikiye böldü ve bugün bile iki ayrı yapı olarak devam ediyor. Süleyman Demirel 1956 yılında Ankara Bilgi Locası’na üye oldu. Otuz iki yaşındaydı. İnşaat mühendisiydi. Mason olmak o yıllarda aydın, modern, Batılı bir profil çizmenin göstergesiydi. 1964’te Adalet Partisi genel başkanlığına aday oldu. Ama bir sorun vardı: Mason locasına üye olduğu ortaya çıktı. Genel kurul öncesinde tüm delegelere üyelik belgesi dağıtıldı.
Demirel doğrudan Büyük Üstad Necdet Egeran’la görüştü. Kendisine “Mason Değildir” belgesi verilmesini istedi. Mason değildir belgesi verildi. Bu talep locada hararetli tartışmalara neden oldu. Bir yanda etik ve ilkeler vardı. Sahte belge vermek kurallara aykırıydı.
Demirel bu belgeyle kongrede sahneye çıktı. 1600 delegenin 1072’sinin oyunu aldı. Adalet Partisi’nin Genel Başkanı seçildi. 1965’te seçimleri kazandı. Türkiye’nin en genç başbakanı oldu. Locada bazı üyeler ise bu kararı kabul etmedi. Siyasi çıkar için ilkelerden vazgeçilmişti. Onlara göre Masonluk dürüstlük üzerine kuruluydu ama tam tersi yapılmıştı. Tartışmalar büyüdü. Localar ikiye bölündü. Büyük Loca ile Yüksek Şura arasında büyük fikir ayrılığı ortaya çıktı. Yüksek Şura, Necdet Egeran masonluktan ihraç etti. Büyük Loca ise bu kararı reddetti. Ankara’dan, İzmir’den, İstanbul’dan yüzlerce mason istifa etti.
Yüksek Şura’ya bağlı olanlar 1966 yılında yeni bir yapı kurdular: **Özgür Masonlar Büyük Locası**. Bu locanın 4 bin üyesi olduğu ifade ediliyor. Bir yanda Türkiye Büyük Locası, diğer yanda Özgür Masonlar Büyük Locası. İki yapı bugün bile ayrı şekilde faaliyet gösteriyor. 2006 yılında Masonlar bir şok daha yaşadı. Büyük Üstad’a yönelik çok ağır yolsuzluk suçlamaları vardı. Büyük Üstad Kaya Paşakay masonluktan ihraç edildi. Büyük mason locasındaki yolsuzluk iddiaları mahkemeye taşındı. Davacı yeni büyük üstad Asım Akin, davalı taraf ise eski büyük üstad Kaya Paşakay idi. Beyoğlu 5. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görüldü dava. Suçlama: Güveni kötüye kullanmak. İstenen ceza: 7’şer yıl hapis.
Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası eski yöneticileri hakim karşısına çıktı. Derneğin yeni yönetim kurulu başkanı Prof. Mustafa Asım Akin, eski yönetim hakkında usulsüzlük yaptıkları gerekçesiyle savcılığa suç duyurusunda bulunmuştu. İddialara göre: Genel Kurul’un verdiği bütçe 1 milyon lira aşılmış, harcamaların büyük kısmı ağırlama, yurtiçi ve yurtdışı gezi, hediye ve yayınlara yapılmıştı.
Kaya Paşakay’ın Yeşilköy’deki evinde düzenlediği, dernekle ilgisi olmayan 59 kokteyl ve yemek daveti için Divan Kuruçeşme’ye 6 bin 477 TL ödenmişti. Paşakay 5 bin 596 TL şahsi harcamasına ilişkin kredi kartı borcunu derneğe ödetmiş, satın aldığı silahın ve ruhsatının ücretini bile dernek karşılatmıştı iddiaya göre. Otomobilinin lastik giderleri ve kasko sigortalarının derneğe ödetilmesi de iddialar arasındaydı. Personel olmayan kişilerin sağlık giderleri derneğe ödetilmesi, Ekim-Aralık 2005 tarihleri arasında alınan 650 bin liralık kredinin kayıtlara geçirilmemesi de ileri sürüldü.
Mason yöneticilerinin avukatı Köksal Bayraktar, yapılan harcamaların toplum yararına yapıldığını belirterek, “Bu harcamalar yönetim kurulunda olan 22 kişinin bilgisi ve onayı dahilinde yapılmıştır. Burada 22 kişi bulunması gerekirken sadece üç kişi bulunmasının sebebi yeni gelen yönetimin iktidar mücadelesidir” dedi. Kaya Paşakay, “Harcamalar örf ve adetlerimize uygun olarak yapılmıştır” dedi.
Kaya Paşaklay ve diğer mason locası yöneticileri suçlamaları reddetti. Yeni yönetim usulsüzlük, zimmet, güveni kötüye kullanma iddia ediyordu. Eski yönetim ise her şeyin yasal ve yönetim kurulu kararlarıyla yapıldığını söylüyordu. Nihayetinde mahkeme sanıkların mahkumiyetlerine kesin ve inandırıcı delil bulunmadığından beraatlerine karar verdi.
Gelelim Remzi Sanver’e. Cavid Bey’den 99, Ahmet Salih Korur’dan ise 65 yıl sonra üçüncü hikaye başlıyor. Kısa hayat hikayesini anlatayım önce. 7 Haziran 1970, İstanbul Fatih’te doğdu Remzi Sanver. Galatasaray Lisesi’ni 1988’de bitirdi. Türkiye’nin en seçkin liselerinden biriydi bu. Boğaziçi Üniversitesi Endüstri Mühendisliği bölümünden mezun oldu. Ardından aynı üniversitede Ekonomi dalında yüksek lisans yaptı. 1998’de doktora aldı. Akademik kariyeri parlaktı. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde çalışmaya başladı. 2006’da profesör oldu. Sosyal seçim teorisi, ekonomi ve oyun teorisi gibi alanlarda çalıştı.
Bir süre rektörlük yaptı Bilgi Üniversitesi’nde. Sadece akademisyen değildi. 2021-2022 yıllarında Galatasaray Spor Kulübü’nde genel sekreter ve sözcü olarak görev aldı. Ekonomi bilgisi ve yönetim deneyimi onu bu tür pozisyonlar için uygun yapıyordu. Ve tabii Mason Büyük Üstadıydı. Türkiye Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası’nın başkanıydı. Cavid Bey ve Ahmet Salih Korur’dan sonra üçüncü isim. Aynı unvan. 2025 yılının Ekim ayında Türkiye’yi sarsan bir soruşturma başladı. Can Holding soruşturması.
Şirket yetkilileri gözaltına alındı. Danışmanlar gözaltına alındı. Mali müşavirler gözaltına alındı. İkinci dalgada ise Remzi Sanver’in de aralarında olduğu 35 kişi gözaltına alındı. Suçlamalar ağırdı. Suç örgütü kurmak veya yönetmek. Nitelikli dolandırıcılık. Kara para aklama. Kaçakçılık.
Savcılık Sanver’in Can Holding ile bağlantılı mali usulsüzlüklere karıştığını iddia ediyordu. Sanver, Can Holding’in sahibi olduğu Bilgi Üniversitesi’nin eski rektörüydü. 11 Ekim 2025’te nöbetçi sulh ceza hakimliği Sanver’in tutuklanmasına karar verdi. Buraya kadar üç hikaye anlattık. 1926’da Cavid Bey. 1960’ta Korur. 2025’te Sanver. Üçü de devletin zirvesinde veya toplumun seçkin kesimindeydi. Cavid Maliye Bakanı. Korur Başbakanlık Müsteşarı. Sanver üniversite rektörü. Üçü de Mason Büyük Üstadıydı. Türk Masonluğunun en yüksek makamını taşıdılar.
Üçü de siyasi veya toplumsal kırılma anlarında hedef alındı. Cavid 1926’da Cumhuriyet’in kuruluşunda. Korur 1960’ta darbede. Sanver 2025’te bir mali soruşturmada. Cavid Bey idam edildi. Korur hapis cezası aldı ama hafifletildi. Sanver’in yargı süreci devam ediyor. Sonucunu zaman gösterecek.
Evet, Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra tutuklanan ve yargılanan mason büyük üstadları ile mason locasında iki büyük krizin hikayesi özetle bu şekilde.
Bir programın daha sonuna geldik. Beğeni, yorum, abonelik ve katıl butonuyla üyelik hatırlatmamı yapayım her zamanki gibi. Yeni bir programda görüşmek ümidiyle. Rubicon Tarih’i takipte kalın.
ESKİŞEHİR
15 Şubat 2026ESKİŞEHİR
15 Şubat 2026ESKİŞEHİR
15 Şubat 2026ESKİŞEHİR
15 Şubat 2026ESKİŞEHİR
15 Şubat 2026ESKİŞEHİR
15 Şubat 2026ESKİŞEHİR
15 Şubat 2026Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.