1960’larda Almanya’ya giden işçileri anlatırken hep aynı cümleyi kuruyoruz: “Yakın tarihimizin en büyük göçü.” Oysa bu cümle eksik kalıyor. Çünkü Türklerin Batı’ya kitleler halinde ilk yürüyüşü, sandığımızdan çok daha önce başladı. Üstelik hedef Almanya değil, okyanusun ötesiydi, Amerika’ydı.
Bugün Almanya’daki Türk mahallelerini konuşurken, Boston’un kuzeydoğusunda, Peabody adlı küçük bir kasabada bir zamanlar “Ottoman Street” diye anılan bir caddenin varlığından çoğumuzun haberi yok. Osmanlı Caddesi, evet. Üzerinde Türk kahvehaneleri, deri işçilerinin kaldığı pansiyonlar, yabancı bir kıtada kendi dilinde konuşan, kendi türküsünü mırıldanan insanlar vardı. Bu cadde, bir hayalin coğrafyasıydı. Daha iyi bir hayat umuduyla yola çıkanların, geride bıraktıklarıyla birlikte taşıdıkları bir hafıza hattıydı.
Bugün göç dediğimizde aklımıza pasaportlar, vizeler, sınırlar geliyor. Oysa 19. yüzyılın ikinci yarısında Harput’tan yola çıkan insanlar için göç, önce yürümek anlamına geliyordu. Harput’tan İstanbul’a kadar süren uzun bir yolculuk. Yolda çalışmak, para biriktirmek, sonra bir gemi bileti alabilmek. Kimi Marsilya üzerinden, kimi İngiltere limanlarından Amerika’ya geçen gemilere bindi. Titanik’te bile dört Osmanlı vatandaşı vardı. Bu insanlar ne turistik bir seyahate çıkmıştı ne de “dünya görmek” gibi bir hayali vardı. Tek amaçları vardı: Birkaç yıl çalışmak, para biriktirmek ve geri dönmek.
Amerika’ya giden Osmanlıların büyük bölümü Harput vilayetinden çıkmıştı. Bugünkü Elazığ, Bingöl ve çevre vilayetler ve ilçeler. Bu bölge, aynı zamanda Amerikan Protestan misyonerlerinin en yoğun faaliyet yürüttüğü yerlerden biriydi. Harput Amerikan Koleji’nin kurulmasıyla birlikte, Amerika fikri somutlaştı. Okyanusun ötesindeki hayat artık bir masal olmaktan çıktı, elle tutulur bir hedef haline geldi. Misyonerlerin sağladığı bilgiler, mektuplar, dönenlerin anlattıkları, göçü hızlandırdı.
Gidenlerin çoğu Osmanlı vatandaşı Ermenilerdi. Ama bu göç, yalnızca Ermenilerle sınırlı kalmadı. Rumlar, Yahudiler, Müslüman Türkler ve Kürtler de aynı yolu tuttu. Aralarında dünyaca ünlü yönetmen Elia Kazan’ın ailesi vardı. Pulitzer Ödüllü ünlü yazar William Saroyan’ın da kökleri bu hikâyeye dayanıyordu. Manisalı Moris Şinasi, Amerika’da tütün sektöründe büyük bir servet kurdu. Ancak bu tanınmış isimlerin arkasında, adı hiç duyulmamış yüz binlerce insan vardı. Yaklaşık 400 bin Osmanlı vatandaşı Amerika’ya gitti. Bunun yaklaşık 50 bini Müslümandı.
Bu Müslüman göçmenlerin Amerika’daki hayatı, bugünkü göç hikâyelerinden çok farklıydı. Entegrasyon gibi bir hedefleri yoktu. İngilizce öğrenmek istemiyorlardı. Evlenmek istemiyorlardı. Çünkü kendilerini geçici görüyorlardı. “Para biriktirip döneceğiz” diyordu çoğu. Bu yüzden kendi dünyalarını kurdular. Detroit’te, Cleveland’da, Boston’da. Özellikle Boston’un kuzeyindeki Peabody kasabasında.
Peabody’de Walnut Caddesi zamanla “Osmanlı Caddesi” diye anılmaya başladı. Deri fabrikalarının çevresinde oluşan bu mahallede Türk ve Rum kahvehaneleri vardı. Deri işçileri sabah karanlığında fabrikaya giriyor, akşam aynı sokakta buluşuyordu. Pansiyonlarda kalıyor, aynı sofraya oturuyor, memleketten konuşuyorlardı. Nüfus memurları dillerini “Türkçe” diye kaydettiği için Türklerle Kürtler arasında ayrım yapmıyordu. Din belirleyici oluyordu. Harputlu Türkler dericilikte çalışırken, Harputlu Ermeniler dükkân açıyor, ticarete yöneliyordu. Aynı sokakta, aynı mahallede, yan yana ama farklı hayatlar sürüyordu.
Bu dünyanın kültürel izleri de vardı. “Neden geldim İstanbul’a” diye bildiğimiz türkü, aslında “Neden geldim Amerika’ya” diye söyleniyordu. Bir Osmanlı Ermenisi olan Ahilleas Pulos tarafından, bir Türk kahvehanesinde kaydedildi. Bugün bu kayıtlar hâlâ internette duruyor. Bu türkü, göçün içindeki ortak hissi taşıyor: Pişmanlık, özlem, şaşkınlık, yabancılık.
Osmanlı Devleti bu göçü başta izledi, sonra kaygılandı. Özellikle Müslümanların Amerika’daki durumuna dair raporlar gelmeye başladı. 1892’de Washington’daki Osmanlı konsolosluğuna yazılan bir mektup, misyonerlerin bazı Müslümanları iş vaadiyle kandırdığını, onları göçe teşvik ettiğini ve sonra Hıristiyanlaştırmaya çalıştığını iddia ediyordu. Osmanlı hükümeti bu haberleri ciddiye aldı, soruşturmalar başlattı. Raporlarda Amerika’daki Müslümanların çoğunun fakir ve vasıfsız işçiler olduğu, dili bilmedikleri için zor koşullarda yaşadıkları yazıyordu.
Bu nedenle hükümet Müslümanların göçünü yasaklamaya çalıştı. Ancak yasaklar göçü durdurmadı, yalnızca gizli hale getirdi. Amerika’da yabancı işçilerin sözleşmeli çalışmasını yasaklayan 1885 tarihli yasa, Osmanlı’yı diğer grupların göçünü de sınırlamaya itti. Yine de insanlar yola çıkmaya devam etti. Çünkü Harput’taki yoksulluk, Anadolu’nun içindeki çaresizlik, okyanusun ötesindeki belirsizlikten daha ağır geliyordu.
Peabody zamanla New England bölgesindeki Türklerin merkezi haline geldi. Ahmed Emin Yalman, 1911’de burayı ziyaret ettiğinde bin civarında Türkten söz etti. 1916’da yerel gazeteler bin 600 Türk işçiden bahsediyordu. 1923’te Doktor Fuad Umay sayıyı 600 olarak verdi. Sayılar değişti, ama bir gerçek sabit kaldı: Bu insanlar Amerika’da bir hayat kurdu, ama kalplerini hep geride bıraktı.
Cumhuriyet kurulduğunda, Amerika’daki Osmanlılar yalnızca uzaktan izleyenler olmadı. Aktif biçimde destek verdiler. Atatürk, yetimler için yardım toplanmasını istediğinde Doktor Fuad Umay, Amerika’yı dolaştı. Gülcemal Gemisi’yle şehir şehir gezdi. Bu gezilerde, yıllardır Amerika’da çalışan bir Türk, 10 bin dolar bağışladı. “Tek isteğim, döndüğümde bana iş bulun” dedi. Bu paralarla çocuk yuvaları kuruldu. Keçiören’deki çocuk yuvası, Amerika’daki Türklerin gönderdiği yardımlarla yapıldı. Verem Savaş Derneği’ne, Kızılay’a her eyaletten bağışlar geldi.
Birinci Dünya Savaşı ve ardından Kurtuluş Savaşı, Amerika’daki dengeleri de değiştirdi. Yıllardır birlikte yaşayan Türklerle Rumlar arasında gerilimler başladı. Deri sektöründeki kazanç düştü. Birçok Türk, artık dönme zamanının geldiğini düşündü. Kimisi gerçekten döndü. Kimisi dönmeyi hayal ederek orada yaşlandı. Osmanlı Caddesi yavaş yavaş sessizleşti.
Bugün Boston’un kuzeyinde yürürken “Ottoman Street” diye bir tabelayla karşılaşmıyoruz. Walnut Caddesi sıradan bir Amerikan sokağı gibi görünüyor. Ama bu sokak, bir zamanlar Anadolu’dan çıkan insanların ayak izlerini taşıdı. O ayak izleri, yalnızca göçün değil, bir çağın ruhunun izleriydi. Gitmekle kalmak arasında sıkışmış insanların, yabancı bir ülkede kendi dünyasını kurma çabasının izleri.
Göçü yalnızca modern bir olgu gibi anlatmak, bu hafızayı silmek anlamına gelir. Oysa Amerika’ya giden Osmanlılar, bugünkü göç tartışmalarının temelinde duran bir deneyimi yaşadı. Entegrasyonun ne anlama geldiğini, geçicilik hissinin nasıl kalıcı bir hayata dönüştüğünü ve geride bırakılan memleketin insanın içinde nasıl büyüdüğünü onlar yaşadı.
Osmanlı Caddesi, bugün görünmüyor olabilir. Ama o cadde, hâlâ bizim hikâyemizin bir parçası. Çünkü göç, yalnızca gidenlerin değil, geride kalanların da hikayesi. Okyanusun ötesinde, Peabody’deki Ottoman Street’te, Osmanlı hatırası yaşamaya devam ediyor.
ESKİŞEHİR
22 Ocak 2026ESKİŞEHİR
22 Ocak 2026ESKİŞEHİR
22 Ocak 2026ESKİŞEHİR
22 Ocak 2026ESKİŞEHİR
22 Ocak 2026ESKİŞEHİR
22 Ocak 2026ESKİŞEHİR
22 Ocak 2026
1
Trump’tan seçim sonrası ilk mülakat
2
Avusturya başbakanı Sebastian Kurz ile ilgili bilinmeyenler
3
Joe Biden 6 aylık hedeflerini açıkladı. Senato buz gibi…
4
Putin’den Ermenistan’ı yıkan açıklama: Karabağ Azerbaycan’ın ayrılmaz bir parçasıdır!
5
Kıvanç Tatlıtuğ’dan evliliğine dair çok çarpıcı röportaj.