Göstere Göstere Gelen Suikastla Öldürülen Sadrazam

Bir Suikastten Fazlası: Mahmut Şevket Paşa’nın Öldürülmesi 11 Haziran 1913 sabahı, İstanbul’da herkesin bildiği bir gerçek vardı: Sadrazam Mahmut Şevket Paşa’nın hayatı tehlikedeydi. İsimler konuşuluyordu, planlar fısıldanıyordu, hatta bazı uyarılar bizzat yapılmıştı. Buna rağmen Paşa, her zamanki gibi otomobiline bindi ve aynı güzergâhtan Babıali’ye doğru yola çıktı.

Birkaç dakika sonra Beyazıt’ta silahlar patladı. O gün asıl öldürülen yalnızca bir sadrazam değil, Osmanlı’da siyasetinin demokratikleşebileceğine dair son ümitler de yıkılıp gitti.

Mahmut Şevket Paşa, Osmanlı’nın son döneminde hem asker hem de devlet adamı kimliğiyle öne çıkan istisnai bir figürdü. 31 Mart ayaklanmasını bastıran Hareket Ordusu’nun komutanıydı ve bu rolü ona geniş bir toplumsal meşruiyet kazandırmıştı. Halk nezdinde “meşrutiyeti kurtaran paşa” olarak görülüyordu. Ordu içindeki ağırlığı tartışmasızdı. Ancak tam da bu özellikleri, onu İttihat ve Terakki açısından sorunlu bir aktöre dönüştürüyordu.

Paşa, ittihatçı değildi. Cemiyetle temas halindeydi ama hiçbir zaman onların hiyerarşisine tabi olmadı. Kendi ifadesiyle müstakil fikirliydi. Günlüklerinde ve yakın çevresine yaptığı değerlendirmelerde, İttihat ve Terakki’nin kadrolarını sığ düşünmekle suçladı. Trablusgarp Savaşı’nın uzatılmasının Balkan felaketine yol açacağını söylediğini yazdı. Yunanistan’la zamanında ittifak kurulabileceğini, bunun yapılmadığını belirtti. Dinlenmediğini fark ettiğini, buna rağmen yeterince ısrarcı olmadığı için vicdan azabı duyduğunu kayda geçirdi. Bu satırlar, Paşa’nın cemiyetle arasındaki mesafenin açık bir göstergesiydi.

31 Mart ayaklanması bastırıldıktan sonra İstanbul’da kurulan yeni düzen sertti. İdamlar yapıldı, sürgünler başladı. II. Abdülhamid tahttan indirildi. Bu süreç, İttihat ve Terakki’nin iktidarı nasıl kullandığını gösterdi. Buna rağmen Mahmut Şevket Paşa, bu sertliğin mimarı değil, uygulayıcısı olarak görülüyordu. Onun varlığı, yaşananların tamamının doğrudan ittihatçı kadrolara yazılmasını engelliyordu.

1913 Ocak’ında Babıali Baskını ile siyaset yeni bir eşiğe geçti. Hükümet silah zoruyla devrildi. Harbiye Nazırı Nazım Paşa öldürüldü. Sadrazam Kamil Paşa istifa ettirildi. Bu açık darbe, Osmanlı’da meşruiyet kavramını kökten sarstı. Tam da bu noktada Mahmut Şevket Paşa’nın sadrazamlığa getirilmesi, bir dengeleme hamlesi olarak görüldü. Hem içeride hem dışarıda tansiyonu düşürecek bir isme ihtiyaç vardı. Paşa bu rol için en uygun adaydı.

Ancak sadrazamlığı, Paşa’yı daha da yalnızlaştırdı. Harbiye Nazırlığı ile sadrazamlığı birlikte yürütmesi, onu fiilen devletin en güçlü adamı haline getirdi. Padişah Mehmed Reşad’ın bu durumdan rahatsız olduğu, ama itiraz edecek cesareti bulamadığı saray kayıtlarına yansıdı. Paşa’nın sert mizacı, hızlı adımlarla saray koridorlarında yürümesi, padişah üzerinde dahi baskı oluşturuyordu. Bu tablo, İttihatçı liderlerin de hoşuna gitmiyordu.

Bu sırada muhalefet cephesi yeniden hareketlendi. Babıali Baskını’yla iktidarı kaybeden çevreler, intikam arayışına girdi. Prens Sabahattin ve etrafındaki grup, İttihat ve Terakki’yi devirmek için bildiriler hazırladı, yabancı sefaretlerle temas kurdu. Ancak bu girişimler kısa sürede istihbaratın takibine takıldı. Satvet Lütfi, Ahmet Bedevi ve Damat Salih Paşa gibi isimler üzerinden yürüyen ağ çözüldü. Cemal Paşa, bazı isimleri bizzat uyardı. Tehlikenin yaklaştığını biliyordu.

İşte kritik kırılma noktası tam da buradaydı. Suikast hazırlıkları biliniyordu. İsimler tespit edilmişti. Saat ve gün ihtimalleri konuşuluyordu. Buna rağmen Mahmut Şevket Paşa’nın günlük rutininde neredeyse hiçbir değişiklik yapılmadı. Koruma tedbirleri artırılmadı. Paşa her gün aynı saatlerde, aynı güzergâhı kullanmaya devam etti. Bu durum, suikastten sonra sorulacak soruların da temelini oluşturdu.

11 Haziran 1913’te Beyazıt Çarşıkapı’da otomobiline açılan ateşle Mahmut Şevket Paşa öldürüldü. Kurşunlar otomobile yağdı. Yaverleri yaralandı. Paşa ağır şekilde vuruldu ve kısa süre içinde hayatını kaybetti. Osmanlı tarihinde ilk planlı siyasi suikast olarak kayda geçen bu olay, başkentte büyük bir sarsıntı yarattı. Ancak asıl sonuçlar, cinayetten sonra ortaya çıktı.

Yargı süreci son derece hızlı ilerledi. Suikastçılar kısa sürede yakalandı ve idam edildi. Damat Salih Paşa gibi hanedanla bağlantılı bir ismin dahi kurtarılamaması, gücün artık kimde olduğunu gösterdi. Cemal Paşa, padişahı açık biçimde zorladı. Sultan Mehmed Reşad’ın karşı koyacak gücü kalmamıştı.

Suikast, İttihat ve Terakki için siyasi bir fırsata dönüştü. Muhalefet neredeyse tamamen tasfiye edildi. Hürriyet ve İtilafçılar sürgüne gönderildi. Gazeteciler susturuldu. Sinop sürgünleri bu dönemin sembolü haline geldi. Refik Halit Karay, Burhan Felek ve Mustafa Suphi gibi birçok isim bu dalgadan etkilendi.

Bu tablo ister istemez şu soruyu gündeme getirdi: İttihatçılar bu suikasta göz mü yumdu? Eldeki belgeler doğrudan bir emir göstermiyor. Ancak suikastten kimin kazançlı çıktığına bakıldığında tablo netleşiyor. Mahmut Şevket Paşa ortadan kalktı. Bağımsız bir güç merkezi yok oldu. Muhalefet ezildi. İktidar dar bir kadronun elinde toplandı.

Paşa’nın ölümünden sonra Said Halim Paşa sadrazamlığa getirildi. Talat Paşa Dahiliye Nazırlığına, Cemal Paşa Bahriye Nazırlığına ve Enver Paşa Harbiye Nazırlığına geçti. Üç Paşalar dönemi bu şekilde başladı. Osmanlı siyaseti artık daha merkezi, daha sert ve daha tahammülsüz bir çizgiye girdi.

Mahmut Şevket Paşa suikastı, yalnızca bir devlet adamının öldürülmesi değildi. Suikast ve sonrasında yaşanan olaylar, Osmanlı’da siyasetin hangi yöntemlerle yürüyeceğinin ilanıydı. Beyazıt’ta sıkılan kurşunlar, imparatorluğun son yıllarına damga vuracak bir dönemin kapısını araladı. Bu yüzden Mahmut Şevket Paşa suikastı, hâlâ sadece bir cinayet olarak değil, bir kırılma anı olarak hatırlanıyor.

https://youtu.be/YVoZM9EbFZo?si=pTXwtCRSJ7zHZjsg
Benzer Videolar